ÖNSÖZ
Biz âciz kullarını îmânın neşve ve huzuru ile merzûk kılan Allâhü Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’ne hamd ü senâlar olsun!
İnsanlığı zulmetten kurtarıp nûra gark etmeğe vesîle olan kâinâtın Fahr-i Ebedî’sine salât ve selâm olsun!
Milletler, târih sahnesinde hayâtiyetlerini dîn, dil ve târih şuûru unsurları sayesinde devam ettirirler. Dîn, hılkat ve fıtratın gâyesi, kundak ile kefen arasındaki hayâtı tanzîm eden, böylece kulu âhıret seâdetine hazırlayan ilâhî kanunlar mecmûasıdır; dil, onun ortaya koyduğu hak ve hakîkatlerin ifâde vâsıtası, târih de bu iki unsur çerçevesinde insanlığın yaşadığı hâdiselerin sebeb ve neticelerinin tesbît ve tahlîli ile milletlerin müstakbel yollarını aydınlatan bir meş’aledir.. Bu bakımdan bu üç unsurun birbirinden ayrılamayacağı gerçeğini göz önüne alarak te’lîf ettiğimiz bu eserde muhterem okuyucularımıza târihimizdeki âbide şahsiyetlerimiz vesîlesiyle birtakım hikmet ve ibretleri sergilemeye gayret ettik.
Atalarımızın mukaddes emâneti olan dîn, dil, târih ve kültür mîrâsına lâyıkıyla sahip olabilmek, sadece harâbe hâline gelmiş olan maddî eserlerinin tâmirinden ibaret değildir. Aslolan, o rûh, heyecan ve medeniyetin canlandırılması ve müstakbel nesillere intikâlidir. Osmanlı medeniyetinin temelini oluşturan İslâm kültüründen tecrîd için Agop Dilaçan ve benzerlerinin müdâhalesiyle tahrîb edilmiş olan dilimiz, -âdetâ- ciddî bir tefekküre imkân vermeyecek bir surette kısırlaştırılmıştır. Lisanımızı kurtarmadıkça, başımıza musallat olan binbir çeşit kargaşadan kurtulmamız mümkün değildir. Zîrâ insanlar kelimelerle düşünürler. Mefhûmları ve dolayısıyla onları ifâdeye vesîle olan kelimeleri eksiltilmiş ve çarpıtılmış bir “dil” ile derin İslâmî tefekkürün ufuklarına açılmak aslâ mümkün değildir. Bu yapılmadıkça da, hareketlerin temel sâikı olan tefekkür, ortaya çıkmaz ve ciddî bir seviye kazanamaz. Bu yüzdendir ki, biz yazılarımızda tab’ımıza, millî kültür ve millî şuûra zıd olan uydurma dile aslâ iltifât ve itibar etmedik.
Diğer taraftan târihimiz de kendi gerçek hüviyetiyle bilinmelidir. Yoksa birtakım garazkâr yerli târihçiler ile İslâm ve Türk düşmanı olan yabancıların yazdığı eserlerle cihan-şümûl bir medeniyyeti doğru olarak îzâh edebilmek ve geçmişi lâyıkıyla öğrenip geleceğimizi istikâmetlendirebilmek mümkün olamaz! Bunun için şanlı ecdâdımızın bizlere bıraktığı târih mîrâsının, milletimizin en basit ferdinin şuûr ve idrâkine bile doğru aksettirilip mâl edilmesi, dînî ve millî bir vazîfedir. Merhûm Mehmed Âkif, bu büyük hakîkati asırlara ve nesillere şöyle hatırlatır:
Sahipsiz olan memleketin batması haktır,
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır…
Târih şâhiddir ki, milletler ve fertler, hayâtlarını, geçirdikleri tecrübelerin aydınlığında tanzîm ederler. Târih bir milletin hâfızası ve millî tecrübeler mecmûasıdır. Bu sebepledir ki fert, geçirdiği tecrübelerden müstağnî ve mücerred olarak yaşayamayacağı gibi milletler de târihî hâdiselerin îkâz ve irşâdına dâimâ muhtaçtırlar. Gerçekten milletlerin kaderinde yaşanan iniş ve çıkışlar, istikbâle aktarılacak bir tecrübeler yığınıdır. Bunların sebep ve neticelerinin yeni hâdiseler ile birlikte doğru bir şekilde mukâyesesi ise, milletler için istikbâli aydınlatıcı bir rol oynamakta devam eder.
Bir millet, gerçek târihini ve maddî-mânevî rehberlerini tanıyıp bunları yerli yerince takdîr ettiği müddetçe ileri millet, büyük millet demektir. Yetişen yeni nesiller, kendi târihlerini, başkalarının târihlerinden daha iyi bilir ve geçmişten gerekli ibretleri alırsa, gelecekten endişe edilmez! Şâyet târihine yüz çeviren, üstelik onu kötüleyen, maddî-mânevî rehberlerini tanımayan, böylece özüne yabancılaşan ve muhteşem bir mîrâsa nankör bir vâris olarak geçmişteki büyük kahramanlarını hâin, hâinleri de kahraman olarak îlân eden bir nesil yetişirse, istikbâl karanlık ve endişe verici olur. Çünkü mâzîye istinâd etmeyenlerin geleceği, hiçbir zaman emniyet altında olmamıştır. Dolayısıyla köklerimiz mâzîye, dallarımız istikbâle uzanmalıdır.
Târih ilmini sadece kuru bir vak’alar mecmûası sanmak ve öyle telâkkî etmek, büyük bir hatâdır. Gerçek târih ilmi, çeşitli hâdiseler, sürprizler ve mâcerâlar ile dolu toplumların hayatiyetlerinde hak veya bâtılın, doğru veya yanlışın asıl zeminini gösteren mübârek bir ilimdir. Cemiyetlerin hâl ve geleceğine mükemmel bir surette düzen verebilmek, târihin önümüze koyduğu hâdiselerin sebeb ve neticelerinin mukâyesesini yapabilmek için bu zemini doğru olarak tanımak ve ondan gerekli ders ve ibretleri alarak değerlendirme yapmak şarttır.
Yüce kitâbımız Kur’ân-ı Kerîm de, insanlığa, geçmiş toplulukların yaşamış bulundukları menfî veya müsbet çeşitli hâdiselerin hikmet ve ibretlerini bu sebeple nakletmektedir. Meselâ zulüm, haksızlık ve Allâh’a isyân eden milletlerin, kahr-ı ilâhîye dûçâr olarak hazin bir âkıbet ile târihin çöplüğünde kayboluşlarını şöyle bildirir:
فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا وَمَثَلًا لِلْآخِرِينَ
“Onları, sonradan gelen ümmetler için ibret verici bir geçmiş ve misâl yaptık.” (ez-Zuhruf, 56)
فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاء وَالْأَرْضُ وَمَا كَانُوا مُنظَرِينَ
“Gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi.” (ed-Duhân, 29)
Buna mukâbil Cenâb-ı Hakk, ilâhî istikâmetten ayrılmayıp dînde sebât eden ve tevhîdi bayrak edinerek hidâyeti dünyânın dört bir köşesine taşıyan milletlerin de âbâd olduğunu Kur’ân-ı Kerîm’de beyân buyurur ve:
أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ
“…Yeryüzüne sâlih kullarım vâris olacaktır!” (el-Enbiyâ, 105) va’dinin birçok tahakkuk sahnesini gözler önüne serer.
Bu da gösteriyor ki, doğru veya yanlış olan davranışları müşahhas hâle getiren ve bu suretle onlardan istifâdeyi kolaylaştıran şu Kur’ânî metoddan müstağnî kalınamaz. Bu hususta alınması gereken ibretlerin ehemmiyetini merhûm Mehmed Âkif, ne güzel aksettirir:
Târihi tekerrür diye târîf ediyorlar,
Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi!..
Târih arşive dayanır. Osmanlı gibi büyük bir medeniyete âid vesîkalar yeni yeni elden geçirilirken, yapılan kasıtlı veya câhilâne ithamların hiçbir kıymeti olmadığı gitgide ortaya çıkmaktadır.
Târihleri zengin, medeniyetleri azametli milletler, büyük milletlerdir. Bugün birçok san’at eserleri meydana gelse de, Süleymaniye, yine muazzam ve vakûr bir eser olarak kalacaktır. Nitekim şurası bir gerçektir ki, bugün dahî umûmiyetle turistlerin en çok rağbet ettikleri, oturup hayranlıkla seyrederek rûhlarını dinlendirdikleri yerler, yine Osmanlı eserleridir.
Yerli ve yabancı araştırmacılar, halâ bu cihan devletinin dehâsını anlamak ve bundan istifâde etmek için gayret sarfetmekte, öğrendiklerinden hisse almaya çalışmaktadırlar. Bu sebebledir ki arşivlerimiz, yerliden çok yabancı ilim adamları ile dolup taşmaktadır. Bu da gösteriyor ki, yirmibirinci asra girerken yeni nesillere, şeref ve şanla dolu kültür ve medeniyetimizi ve bunları meydana getiren mânevî yapımızı tanıtıp, o ihtişâmlı yolda yürümek mecbûriyetindeyiz.
Nasıl ki, dünyâ târihinin dünü ve bugünü, Osmanlı târihi bilinmeden anlaşılamaz ise, Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu hassas ve her an patlamaya hazır bölgelerinin mes’eleleri de Osmanlı târihinin akışı bilinmeden anlaşılamaz. Aynı şekilde İslâm dünyâsının yaşamakta olduğu buhranlardan kurtuluş çareleri de Osmanlı târih mîrâsının doğru olarak tedkîk ve araştırılmasına bağlıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’de güzel bir mü’min olarak rızâ-yı ilâhîye vâsıl olabilmek için sevdiklerimizden infâk etmemizin emredilmesinde pek çok hikmetler vardır. Bunlardan en mühimini şöyle îzâh edebiliriz:
İnsan için dünyâya âid çok kıymetli iki varlık vardır. Biri candır, diğeri ise maddî imkânlardır. Bu iki nesne ile rızâ-yı ilâhî ve cennet alış-verişi yapılır. Bunun içindir ki kendisini Hakk’a adayan vakıf insanlar ve âbide şahsiyetler, ancak bu iki varlığın infâkı ile yetişir. Bu ise, çok mühim bir mes’eledir. Zîrâ hâkim milletlerle mahkûm milletlerin arasındaki tek fark, bir avuç yetişmiş insan, yâni kendisini Cenâb-ı Allâh’a ve toplumuna malıyla ve canıyla adamış vakıf insan farkıdır.
O derecede ki, cemiyetlerin huzur ve sükûnu, ancak bu vakıf insanlarla hayâtiyyetini devam ettirir. Aynı şekilde toplumların şeref ve şanları da, ekseriyâ bu vakıf insanların ömürleri kadardır. Bugün her zamankinden fazla olarak o diğergâm insanların îmân ve vecd dolu gönüllerinin rûhî derinliklerine inebilmek, onları duymak, anlamak ve onların gönül yapılarından hisse almak mecbûriyetindeyiz. İnsanlığın ekseriyetle kuvvete râm olup nefs sultasında yaşadığı günümüzde, Osman Gâzî ve nesli gibi diğergâm, gönül eri ve kendisini Cenâb-ı Hakk’a adayan âbide insanlara ne kadar muhtâcız. Mânevî ışıklarla rûhumuzun derinliklerine girip, bugün o yapıya yeniden kavuşmamız zarûrîdir.
Vakıf insanların en zirvesinde bulunanlar, peygamberler, velîler ve onların terbiye ettikleridir. Onlar, çok kısa zamanda gönüllerdeki îmân heyecânını dünyânın dört bir tarafına taşımışlar, yine târihin en güzîde altın sahîfelerini onlar doldurmuşlardır.
Nitekim Osmanlı Devleti’nin asıl mîmârı, Allâh’ın has kulu Şeyh Edebali Hazretleri’dir. Öyle ki, Edebali silsilesi devam ettiği müddetçe cihan sultanlarına yön verilmiş ve insanlık, aradığı huzura kavuşmuştur. Bu itibarla onun ve silsilesinin yetiştirdiği zâhir ve bâtın sultanlarının aşk ve vecdine yakından şâhid olmak ve o hâli yeniden yaşayarak kendimizi istikâmetlendirmek mecbûriyetindeyiz.
İslâm târihinin sahâbe devrinden sonra en ihtişâmlı safahâtını teşkîl eden Osmanlı Devleti, pâdişâhından çobanına kadar bütün halkının Peygamber muhabbetiyle temeyyüz ettiği bir devlettir. Peygamber -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm-’a, her adı anıldığında salât ü selâm getirmenin yanında, ihtirâm ile elini kalbine koymak, O’nun mevlid-i şerîfi okunurken velâdet ânını ifâde eden mısrâları topyekûn ayakta dinlemek gibi sayısız ihtirâm tezâhürünün en mükemmel örneklerini bu yüce devletin zirvesindeki pâdişâhlar, bir örf hâline getirerek ortaya koymuştur. Medîne-i Münevvere postası geldiği zaman abdestini tazelemeden, oradan gelen kâğıtları öpüp gözüne sürmeden ve ayağa kalkmadan okutturan bir tek Osmanlı pâdişâhı yoktur.
Ayrıca Mescid-i Nebevî’nin ta’mîrinde her taşı, büyük ve küçük abdestli olarak ve besmele ile yerine koyan Osmanlılar’ın bu ta’mîr esnâsında çekiçlerine keçe bağlayarak rûhâniyet-i Rasûlullâh’ı tedirgin kılmaktan teeddüb etmeleri, misli görülmemiş birer edeb ve ihtirâm nümûnesidir.
Yine Osmanlılar devrinde Medîne-i Münevvere’ye müteveccihen gelen sürre alayı, şehre girmeden, yakın bir yerde konaklar, kendilerini Medîne-i Münevvere’nin mânevî havasına hazırlayıp istihâreden sonra mânevî işâretle huzûr-i Rasûlullâh’a yaklaşırlar, ziyâretlerini îfâ ederlerdi. Dönüşlerinde de memleketlerine şifâ ve teberrük olarak Medîne-i Münevvere’nin mübârek toprağını götürürlerdi.
Osmanlı pâdişâhlarının zamanının portreleri demek olan minyatürlerinde sarıkların ucundaki sorgucun bir süpürge maskotu olduğunu acabâ kim bilir? Bununla Harameyni’ş-Şerîfeyn’in süpürgecisi olduğunu telâkkî ederler ve Harameyn’in süpürgecilerinin maaşlarını, kendi servetleri içinden verirlerdi.
Yine Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz’den muazzez bir hâtırâ olarak saç ve sakallarının mübârek tellerinin, câmî minberlerinde kırk bohça içinde saklanıp “sakal-ı şerîf” adı ile asırlardan beri ümmete bir bereket ve rahmet olması, ne büyük bir muhabbet ve ihtirâm nişânesidir.
Bütün bu muhabbet tezâhürleri ve ulvî husûsiyetler gösteriyor ki, Osman Gâzî’nin:
“Gâyemiz, kuru bir cihangirlik değil, i’lâ-yı kelimetullâh’dır!” şeklindeki son sözleri, bütün sultanlara rehber olmuş, bu vasıyetten ayrılmamak için târihî bir îtinâ ve titizlik gösterilmiştir.
Orhan Gâzî’nin, oğlu Murâd Han’a verdiği şu tâlimat, bir îmân vecdinin ufkunu göstermeye kâfîdir:
“Osmanlı’ya iki kıt’a üzerinde hükmetmek yetmez! Zîrâ i’lâ-yı kelimetullâh (Allâh’ın dînini yüceltmek) azmi iki kıt’aya sığmayacak kadar büyük bir dâvâdır! Selçuklular’ın vârisi biz olduğumuz gibi Roma’nın (Avrupa’nın) da vârisi biziz!..”
Kosova şehîdi, şehîd sultan, büyük velî I. Murâd Han’ın temiz nâşı, şehâdetin mübârek kanlarına bürünürken söylediği son sözleri, hakîkî şehîdliğin ne güzel bir örneğidir:
“İslâm’ın muzafferiyeti, benim şehîd olmama bağlı ise, şehîdlik şerbetini nasîb buyurmasını Cenâb-ı Hakk’dan duâ ve niyâz eylemiştim. Demek ki duâm kabûl buyuruldu. Allâh’a hamd ve senâ olsun! İslâm askerlerinin zaferini gördükten sonra hayâtım son bulmaktadır.”
Osmanlılar, dâimâ mazlûmların yanında yer almışlardır. Onlar, fethettikleri yerlere insanlığı ve hizmetin en güzelini taşımışlardır. Fethedilen yerlerde hıristiyan olarak hayâtını idâme ettiren topluluklar arasında dahî aç ve açıkta kimse bırakılmamış, dul kadınlar korunmuş, giyecek-yiyecek ve barınak te’mîn edilmiştir. Osmanlı sultanlarının idealleri “nizâm-ı âlem” fikri üzerinde toplanmış ve devletin hikmet-i vücûdu, “İslâmî ve insanî esaslara bağlı bir cihan hâkimiyeti” düşüncesine dayandırılmıştır.
Fâtih devrinin Bizans asillerinden olan hıristiyan Notaras’ın feth-i mübînden evvel sarfettiği şu ifâde, İslâm’daki gerçek adâlet ve vicdan toleransına ne güzel bir misâldir:
“İstanbul’da kardinal şapkası (hotozu) görmektense, Türkler’in sarığını görmeyi tercîh ederim!..”
Ölüm döşeğinde kendisine:
“–Pâdişâhım, şimdi Allâh ile olmak zamanıdır.” diyen lalası Hasan Can’a:
“–Lala, lala! Sen şimdiye kadar beni kiminle beraber sanırdın?” diyen Yavuz gibi bir sultanı yetiştiren îmândaki aşk, ahlâkdaki fazîlet, idealdeki ulvîliğe ne kadar muhtâcız.
Düşünmelidir ki, pîr-i fânî olmuş, yarım yüzyıl devlete hükmetmiş olan Kânûnî gibi bir cihan pâdişâhını hasta hasta sefere çıkartan ne olabilir? Özi Kalesi elden çıkınca, bunun acısına dayanamayıp kısa zamanda vefât eden I. Abdülhamîd’in hâli, nasıl îzâh edilebilir? «Asker evlâdlarımız ve mâsûm ahâlî parçalandı!» diye sultana hayatına mal olacak derecede «âhh» çektiren ve gönlünü elemle dolduran îmân hassâsiyeti ne müthiştir!
Bu hakîkatleri derinden hissedebilmek, ızdırâbını duyabilmek, târih şuurunu yaşayabilmek ve onlara vücûd vermiş olan mânevî iklîmi tanıyabilmek için vak’a ve şahsiyetlerin doğru tahlîli zarûrîdir. Ecdâdımızın bütün hâtırâları ile gönüllerde dipdiri yaşaması ve mânevî heyecanın, bilhassa Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in muhabbetinin tâze tutulması bakımından da bu hususta eserlerin yazılması ve okunması, şarttır.
Dolayısıyla bu kitâbımızda târihe bir şeref ve insanlık âbîdesi, muhabbet nümûnesi olarak geçen birkısım vakıf ve gönül insanlarının, hâkim oldukları beldelerde rızâ-yı ilâhî için yaptıkları merhamet, şefkat ve muhabbet dolu hizmet ve kahramanlıklarını, topluma yön veren nasîhat ve fiillerini, târîhe muazzez bir hâtırâ olarak bıraktıkları hayat hikâyelerinin hikmet ve ibretli yönlerini aktarmaya çalıştık.
Eserimizi Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun yediyüzüncü yıldönümüne armağan olarak bu ikinci baskıya hazırlarken Osmanoğulları’nın birkısım müstesnâ şahsiyetleriyle birlikte onların devirlerini ziynetlendiren ilim, irfân ve san’at erbâbından da birkaçını ilâve etmek mecbûriyetini hissettik ve bunları iki ana bölüm hâlinde tasnîf ettik.
Nitekim bu kitapta cihangir bir imparatorluğun cihana hükmeden sultanlarının, onlara yön veren Hakk dostlarının, âlimlerin, devlet adamlarının ve diğer mümtaz sîmâların bazılarını bulacak, onların örnek şahsiyetlerini sergileyen gönül âlemlerine âid satırları okuyacaksınız. Onlar ki, Türk milletinin, devlet kurma ve askerlikte zirve olduğu kadar ilim, irfân, ahlâk ve san’atta da müstesnâ bir mevkîye sahip bulunduğunu bütün cihana göstermiş ve her sahada destanlar yazan bir millet olmanın maddî-mânevî husûsiyetlerini en güzel bir şekilde sergilemişlerdir.
Osmanlı’nın husûsiyle ilk üç asrı, Hazret-i Ebûbekir’in îmân ve sadâkatinden, Hazret-i Ömer’in şecâat ve adâletinden, Hazret-i Osman’ın hayâ, aşk ve vecdinden, Hazret-i Alî’nin ilim, irfân ve cengâverliğinden coşup âlemi kuşatan bir i’lâ-yı kelimetullâh şerâresidir.
Hiçbir milletin tarihinde üç asır süren bir müddet içinde birbiri ardınca cihangir pâdişahlar ve dehâlar silsilesi gelmemiştir. Cihan târihinde Osmanlılar kadar hem uzun ömürlü, hem de hakka, hukûka ve insaniyyete meş’ale olan hiçbir devlet kurulmamıştır. Osman Gâzî’nin kurduğu devletin, tam 623 sene hüküm sürdüğünü hatırlatmak, bu gerçeğe şâhid olarak yeter.
Bu şanlı devletin dörtyüz atlı ile ekilen çekirdeği, ulu bir çınar olmuş, dalları üç kıt’ayı gölgesine almış ve altı asır izzet ü şerefle yaşamış, sonra da ardından birçok yetim devletçik bırakmış ve târih isimli kabristanda şanlı bir türbe şekline bürünmüştür. Şimdi bize düşen, bu şanlı türbenin lâyık bir türbedârı olmaktır.
Biz târihçi değiliz. Bu sebebledir ki, kronolojik bir târih yazmak yerine dînî ve millî târihimizin bazı nirengi şahsiyetlerini ele alarak maddî ve zâhirî yükselişimizin mânevî zemini ile hazin yıkılışın derûnî esbâb ve hikmetini ortaya koymaya çalıştık.
Elbette böyle kendisini kudsî bir dâvâya adayan vakıf şahsiyetler, bu bizim ele aldıklarımızdan ibaret değildir. Bu listeyi alabildiğince genişletmek kâbilse de, biz, kâmil bir fikir ve kanâat husûle gelmesine kifâyet edecek bir miktar ile sayıyı tahdîd etmiş bulunmaktayız.
Böyle eserlerde kaynak göstermek, umûmî bir âdet îcâbı olduğu gibi çoğu defa esere “ilmîlik” görüntüsü vermek üzere de başvurulan bir taktiktir. Biz iddiâsız bir kalem tecrübesi mâhiyetindeki bu eserde hem okuyucuyu kaynak yığınları ile sıkmamak ve hem de ilmîlik iddiâsında bulunmamak için böyle bir usûle başvurmadık.
Görülecek hatâ ve nisyanların nâçiz kalemimize âid telâkkî olunarak bağışlanmasını muhterem okuyucularımızdan ricâ ederek bu eserin, dînî ve millî heyecan ile dopdolu yetişmesini arzuladığımız müstakbel gençlerimize fâideli olmasını ümîd ederiz. Bu talebimizin kabûlünü Cenâb-ı Hakk’dan niyâz eder, O’nun sonsuz rahmetine sığınırız…
Bu kitabın baskıya verilmeden evvel tahlîl ve tenkîdini yaparak değerli görüşleriyle bize yardımda bulunan tarihçi Kadir MISIROĞLU’na ve eserin hazırlanmasında ihlâs ile çalışan genç ve fedâkâr talebelerimizden Muhammed Ali EŞMELİ’ye teşekkür eder, bu hizmetlerinin bir sadaka-i câriye olmasını Cenâb-ı Hakk’dan niyâz ederiz.
Bu vesîleyle şunu da arz ve ifâde etmek isteriz ki, hiçbir müellif ortaya koyduğu bilgi ve kıymet hükümleriyle doğmaz. Birkısım rehberler, onların rûh ve dimağlarına şekil verir ve kendilerini hak veya bâtıl bir istikâmete yönlendirir. Böyle bir himmetten mahrûm kalanlar ise, kuru bir kaval sesi gibi âhenksiz, nâ-hoş bir sadâ ile bu âlemden göçüp giderler. Eserleri de, sırf bir mâlumat yığını olarak kalır. Dolayısıyla mânevî bir himmet olmadan hiçbir müessir insan ve onun eseri ortaya çıkmaz.
Bu bakımdan Cenâb-ı Hakk’a şükürler olsun ki, biz, müstesnâ bir lutuf ile rûh ve idrâkimize hak istikâmetinde yön verecek ve gönlümüzü mânevî nefhaları ile besleyecek mübârek bir yuvada hayata başlamış bulunmaktayız. Öyle ki, çocukluğumuzdan beri pek feyizli bir kaynağın te’sîr sahası içinde geçen hayatımızda İslâm ölçüsüyle mâkul ve makbûl ne varsa hepsini o mânevî kaynağa borçlu bulunmaktayız. O da, ömür ve sıhhati için duâya lâyıkıyla muktedir olamadığımız muhterem pederimiz Mûsâ TOPBAŞ Efendi’dir. O, seksen küsur senelik ömrüyle Osmanlı’yı Osmanlı yapan mânevî husîsiyetleri, îmân, irfân, nezâket, zerâfet ve inceliğiyle günümüze taşımış ve gönüllerimizi bu hissiyat ile yoğurmuştur. Bu vesîleyle hem şükrân ifâdelerimizi, hem de hakîkati dile getirme bakımından nâçiz kalemimizden sâdır olan in’ikâs ve füyûzâtın asıl kaynağına işâret etmeyi bir vefâ borcu addediyoruz.
Bu borcu îfâ sadedindeki şu satırlar ile muhterem okuyucularımızın da muhterem pederimizin sıhhat ve âfiyeti için duâ ve niyâzda bulunmalarına vesîle olabilirsek kendimizi bahtiyar sayacağız.
Önce Cenâb-ı Hakk’ın lutuf ve keremine sonra da mübârek ellerinde yetiştiğimiz muhterem pederimize karşı bu vecîbeyi îfâdan sonra sizleri nâçiz eserimizle başbaşa bırakıyoruz.
Ve minallâhittevfîk!
Osman Nuri TOPBAŞ
Azîz Mahmûd Hüdâyî Vakfı
25.5.1999
ÜSKÜDAR
