İÇİNDEKİLER
ARAMA:

ŞEYH EDEBALİ HAZRETLERİ

(1206-1326)

Edebali Hazretleri, Osmanlı Devleti’nin mânevî bânîsi, Osman Gâzî’nin kayınpederi ve üstâdıdır. 120 sene ömür sürmüştür. Tahsîlinin başlangıcı, muhtemelen doğum yeri olan Karaman’da, ikmâli ise Şam’dadır. Zamanın tanınmış bütün âlimlerinden ders okumuş ve hem zâhirî hem de bâtınî ilimler itibarıyla eşsiz bir duruma gelmiştir.

Yukarıda da bahsedilmiş olduğu gibi Moğol istilâsının ardından büyük bir çalkantı ve buhran yaşayan müslüman Anadolu’nun, içinde bulunduğu bu girdaptan kurtulması için büyük gayretler sarf eden şahsiyetlerin başında Edebali Hazretleri gelmektedir. O, beyliklere bölünüp parçalanarak ciddî yara almış olan Anadolu birliğini yeniden te’sîs ile İslâm sancağını ehl-i küfür karşısında muzafferen dalgalandırmak için çırpınıyordu. Bu gâyesini gerçekleştirebilmek yolunda bütün Anadolu beyliklerini hassas bir değerlendirmeye tâbî tutmuştu. Birbirleriyle Selçuklu’nun yerini almak maksadıyla devamlı ve kıyasıya bir surette kavga hâlinde olan beyliklerin durumu, Şeyh Edebali’ye ümîd vermiyordu. Nihâyet henüz dörtyüz atlı kadar bir kuvvete mâlik olup uç beyliği yapmakta olan ve hiç kimsenin ilerisi hakkında parlak şeyler düşünmediği Osmanlı Beyliği’ni tahlil eden Edebali Hazretleri, bu küçük beylikte aradığı ulvî cevheri buldu. Gerek Osmanlı Beyliği’nin mevcûd coğrafî durumu, gerekse fertlerindeki İslâm’a hizmet heyecan ve aşkı ile dolu bir i’lâ-yı kelimetullâh anlayışı, Şeyh Edebali Hazretleri için mükemmel bir zemin idi.

Bunun için bütün efrâdı ile birlikte Osmanlı mülküne yerleşti ve cümle gayret ve himmetini bu beyliğin madden ve mânen büyüyüp gelişmesi için sarf etmeye başladı. Öncelikle Bilecik’te bir zâviye kurarak halkı ve husûsiyetle başta Osman Gâzî olmak üzere beyliğin idârecilerini irşâd seferberliğine girişti. Târihçi Âşıkpaşa-zâde, zâviyesinin hiç boş kalmadığını, Şeyh Edebali’nin gelip geçen derviş ve fukarânın her türlü ihtiyacını giderdiğini, hattâ bu gâye ile dâimâ bir koyun sürüsü bulundurduğunu kaydeder.

Evvelce bahsinde anlatılmış olduğu üzere Osman Gâzî, gençliğinden itibaren ilim ve tasavvuf ehlini çok sever, husûsiyle mübârek günlerde üstâdı Edebali Hazretleri’nin yanına giderek ondan feyz alırdı. Şeyhin, Osman Gâzî’nin Kur’ân-ı Kerîm’e hürmet ve ta’zîminin neticesinde gördüğü rü’yâyı tâbir etmesi ve ona kızını zevce olarak vermesi meşhurdur.

Şeyh Edebali Hazretleri’nden sonra mensub olduğu ahî şeyhliğinin kime intikâl ettiği bilinmemekle beraber talebesi Dursun Fakîh’e icâzet vermiş olduğu rivâyeti kuvvetlidir. Ancak bu icâzet ve hilâfet daha sonraları torunu I. Murâd Han’a intikal etmiştir.

Edebali Hazretleri, aynı zamanda ilk Osmanlı kadısı ve müftüsüdür. Yıllarca halkına huzur ve feyiz saçarak uzun bir ömür sürmüş, 1326’da vefat etmiştir.

Rahmetullâhi Aleyh!

Edebali Hazretleri çok sayıda talebe yetiştirmiştir. Önde gelen talebelerinden Dursun Fakîh, kendisinden sonra Osmanlı Devleti’nin ikinci müftüsü ve başkadısı olmuştur.

Şeyh Edebali Hazretleri Osman Gâzî’ye ne verdi?

Şeyh Edebali Hazretleri, Osman Gâzî’ye daha önce îzâh etmiş olduğumuz üzere gerçek zaferin “nefsini aşmak ve onun aldatmacalarına kanmamak” olduğunu öğretti. Kendisinden sonra gelen mânevî ricâl de, Osman Gâzî silsilesine aynı teveccühte bulundu. Bu Allâh dostları, devlet ve milletin ibtilâ, musîbet ve gâilelerden bunalan ve yorulan gönüllerine birer merhem ve şefkat kucağı olmuşlardır. Devletlerin kaderlerinde rol sahibi kahramanlar, her zaman bu irşâd ve rûhâniyete muhtaç olagelmişlerdir. Hakk dostları, bu kahramanların gönül âlemlerini zenginleştirerek onları, İslâm, Kur’ân ve sünnetin dillere destan bir hürmet ve muhabbetiyle feyizlendirmişlerdir. Zaferlerinin aslî sebeplerinin ve sırrının şuûruna erdirmişlerdir. Dünyânın en heybetli neslini ortaya çıkarmışlar, bu aşk ve vecd, I. Murâd’ın şehâdeti gibi fedâkârlıklarla kemâle ermiştir. Medîne-i Münevvere müdâfaası için Yemen çöllerinde karargâh kuran bu nesil, i’lâ-yı kelimetullâhı dünyânın dört bir yanına şerefle taşımıştır.

İşte bu cengâver rûhlar, kanlarının son damlalarına ve nefeslerinin son ânına kadar Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in mânevî, şerefli neferleri oldular. Bu nesil, İstanbul surlarına ateş lavları arasında tırmanırken âdetâ şehîdliği paylaşamayarak:

“–Bugün şehîdlik sırası bizde!” diyerek birbiriyle yarış ediyordu.

Zîrâ bu yarışın temelini oluşturan kâmil ve rûhânî gönüller, toprak altında çürümez. İşte 623 senelik Osmanlı İmparatorluğu da, Edebali silsilesinin böyle bir gönül eseridir. Denilebilir ki, Edebali Hazretleri’nin eseri, birçok zevât-ı kirâmın yaptığı gibi kitaplar değil, birbirini takip eden îmân ve İslâm yolunda seferber mücâhid nesiller olmuştur.

Böylece Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’den iktibas olunup sahâbe neslinde tezâhür eden o rûh, Şeyh Edebali ve emsâli Hakk dostlarının aşk, vecd ve rûhâniyetleri ile Osmanlı târihinin müteselsil cengâver nesillerine intikâl ettirilmiştir.

Bundan dolayıdır ki Osmanlılar, yukarıda temas etmiş olduğumuz gibi kendilerini yeni bir devlet addetmeyip Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in Medîne-i Münevvere’de kurmuş olduğu devletin bir devamı suretinde telâkkî eylemek basîretini göstermişlerdir. Ancak Allâh -celle celâlühû- bu âlemde bekâ sıfatını tecellî ettirmemiş bulunduğundan her varlığın fânîlikle mahkûm olması ilâhî takdîri neticesinde Osmanlı da büyüyüp gelişmiş, kemâle ermiş ve nihâyet mâlum ve meçhûl birtakım esbâbın zuhûruyla ortadan kalkmıştır. Fakat dünyâ ve hâssaten Ortadoğu, Osmanlı’nın sağladığı sulh ve sükûna muhtaç bir durumda bulunmaktan zamanımıza kadar kurtulamamıştır. Çünkü onu ortadan kaldıran emperyalist zihniyet, zemini istismârına müsâid kılabilmek için Osmanlı’ya vâris-i tabiî olabilecek maddî ve mânevî bir güçte bir vârisin ortaya çıkmasını engellemek üzere onun mîrâsını kırka yakın parçaya ayırmış ve böylece bilinen devletçikler ortaya çıkmıştır. Kısacası batılı, bir arslan postunu parçalayıp kırk tilkiye kürk yapma yoluna gitmiş, ancak bunlardan hiçbiri bir yavru arslan olamamıştır.

Bu istîdâdı nisbeten hâiz bulunan bugünkü Türkiye’nin yükselmek ve gelişmek için karşı karşıya bulunduğu engeller de, bu düşman üslûb ve gâyesinin eseridir. Ancak başta cihan siyonizmi olmak üzere tâbî yardakçılarının bütün fitne ve fesadına rağmen İslâm’ın ülkemizdeki silkiniş ve uyanışı önlenememektedir. Zîra insanlar ne kadar plan yaparlarsa yapsınlar, en hayırlı ve tahakkuk şansı olan plan dâimâ Cenâb-ı Hakk’a âiddir. Ve O’nun ilâhî murâdı karşısında bütün güçler, sefil bir çöp manzûmesi olmaktan kurtulamaz.

Gerçekten bugün madde-perest dünyâ ateistlerinin menfî tavrına rağmen başta Anadolu olmak üzere bütün âlem-i İslâm’da o muhteşem ruhâniyetin bakıyyesi mevcûddur. Önümüzdeki günler, bu bakıyyeden, kurumuş ağaçların kökünden filizlenen yeni sürgünler gibi mübârek bir neşv ü nemâ imkân ve ihtimâli hatırdan uzak tutulmamalıdır. Zîrâ Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in rûhâniyetinin bir tezâhürü olan bu dâvânın kıyâmete kadar zâil olmayacağı bir îmân umdesidir. Azalıp çoğalmalar, bir yolun iniş çıkışları gibidir. Komünizmin çöküşünden sonra materyalizmin “yeni düşman(!)” olarak İslâm’ı göstermesi ve eski “demirperde”ye teşbîhen dünyâ üzerinde bir “yeşil kuşak” tesbiti de hep bu İslâm’ın va’dettiği gelecek sebebiyledir. Mü’minler bilirler ki Allâh’ın nûrunu tamamlamasına hiçbir engel mânî olamaz. Dünyâyı yutmak iddiâsındaki komünizmin, topsuz-tüfeksiz yıkılışı ve hazin âkıbeti, yarınlardan ümidvâr olmak için kâfîdir.

Allâh Teâlâ buyurur:

(Ey Rasûlüm!) İnkârda yarışanlar seni mahzûn etmesin! Çünkü onlar, Allâh’a hiçbir zarar veremezler. Allâh onlara, âhıretten yana nasîb vermemek istiyor. Onlar için çok büyük bir azâb vardır.” (Âl-i imrân, 176)

Cenâb-ı Hakk, İslâm’ın yeniden diriliş ve şahlanışını gerçekleştirecek amel-i sâlihlerden bizlere de semereli bir pay ihsân buyursun!

Âmîn!..