İÇİNDEKİLER
ARAMA:

OSMANLI`DA VAKIF

Vakıf, yaratandan ötürü yaratılanlara merhamet, şefkat ve sevginin müesseseleşmiş şeklidir. Diğer bir ifâdeyle Allâh’a adanan temlîk ve temellükten ebediyyen menedilen mülkiyetlerdir.

Vakıf, târihte ilkönce herkesin birlikte ibâdet ettiği mekânlar olarak başlamış, sonradan birçok ictimâî sâhayı içine alarak genişlemiştir:

Rivâyete göre Hazret-i İbrâhim, Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın üç kere zikri karşısında vecde gelir. Bütün sürülerini ona hibe eder. Onun melek olduğunu söyleyip almaması üzerine sürülerini satar ve geniş bir arâzî alarak müslümanların istifâdesine sunar. Böylece vakıf, İbrâhim -aleyhisselâm- ile başlamış olur.

İslâm’ın dünyâyı şereflendirmesi ile vakfın ilk fiilî nümûnesini de Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz vermişlerdir.

O, her davranışında bir üsve-i hasene, yâni nümûne-i imtisâl olduğu için önce Medîne-i Münevvere’de sahibi bulunduğu yedi ayrı hurmalığını, daha sonra da Fedek ve Hayber hurmalıklarından kendi hissesine düşeni Allâh yolunda vakıf buyurmuşlardır.

Bunu gören ashâb-ı güzîn de ellerindeki imkânlardan pek çok kıymetli gelir ve emlâki vakfetmişlerdir. Öyle ki Hazret-i Câbir:

“Muhâcir ve ensârdan imkân sahibi olup da vakfetmemiş bulunan tek kişi bilmiyorum.” demektedir.

Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, Hayber’de ganîmetten güzel bir hurmalık arâzî sahibi olmuştu. Rü’yâsında üç gün üst üste bu arâzîyi infâk etmesi kendisine işâret edildi. O da, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e gelerek:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Nazarımda şimdiye kadar sahip olmadığım kıymette bir hurmalığa mâlikim. Bu hususta ne buyurursanız, öyle yapacağım.” dedi.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

“–Dilersen bu hurmalığın aslını Allâh için vakfet! Gelirini de tasadduk et! Artık o hibe edilmez, ona vâris olunmaz, onun mahsûlü yalnız infâk edilir, muhtaca yedirilir.” buyurdular.

Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, mâliki olduğu bu hurmalığı vakfetti. Buradan Allâh yolunda gazâ ve cihâd üzre olanlar, esâretten kurtulmak isteyen köleler, misâfirler v.s. nice ehl-i ihtiyaç istifâde eyledi.

Ashâbın bu infâk seferberliğinden nasîb alan Osmanlılar da, vakıf mevzûunda pek büyük hizmetlerde bulundular. Vakıflar, en büyük gelişmeyi Osmanlı devrinde yaşadı. Osmanlılar’da vakıf, millet sayesinde kazanılan serveti, tekrar o toplumun istifâde ve hizmetine sunan birer vefâ müessesesidir. Pragmatist ve menfaatçi bir anlayışla sadece kazanmayı ve servet edinmeyi hedefleyen değil, merhamet ve insaniyeti öne çıkartan anlayışın ortaya koyduğu bir gönül mahsûlüdür.

Osmanlılar, Hadîs-i şerîfte buyurulan:

“İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” beyânını kendilerine düstûr edinerek vakıf yoluyla sayısız muazzam ve kalıcı eserler vücûda getirdiler.

Osmanlı’da kurulan vakıfların hizmet ve faâliyetleri, zengin bir muhtevâya sahipti. Bunların, topluma faydalı olmak kasdı ile zaman, zemin, yöreler ve eğilimlere göre çeşitlilik göstermesi, sistemin, statik değil, dinamik bir yapıya sahip olduğunun açıkça bir ifâdesidir. Câmî, mescid, tekke, zâviye, muallimhâne, medrese, dârulhuffâz, dârulhadîs, imâret, kervansaray, dâruşşifâ hizmetlerinin yanında su yolları, su kemerleri, çeşme ve sebiller, yollar, kaldırımlar, aşevleri, çocuk emzirme ve büyütme yuvaları; ayrıca namazgâh, kütüphâne, dükkân, misâfirhâne, kuyular, çamaşırhâne, helâ, han, hamam, bedesten, türbe, iskele, deniz feneri, ok ve güreş meydanları, esir ve köle âzâd etmek, fakirlere yakacak te’mîn etmek, hizmetçilerin efendileri tarafından azarlanmaması için kırdıkları kâse ve kapların yerine yenilerini almak, gâzîlere at yetiştirmek, ağaç dikmek, borçtan hapse girenlerin borcunu ödemek, dağlara geçitler kurmak, yetim kızlara çeyiz hazırlamak, borçluların borçlarını ödemek, dul kadınlara ve muhtaçlara yardım etmek, çocukları açık havada gezdirmek, mekteb çocuklarına gıdâ ve yiyecek yardımı, fakir ve kimsesizlerin cenâzesini kaldırmak, bayramlarda çocukları ve bîkesleri sevindirmek, kalelere, istihkâmlara veya donanmaya yardımda bulunmak, kış aylarında kuşların beslenmesi, göç edememiş olan hasta ve garîb leyleklerin bakımı ve tedâvîsi gibi uzayıp giden daha pek çok maksadla muhtelif vakıflar te’sîs edilmiştir. Bunlara ilâveten Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’ye âid olmak üzere binlerce vakıf kurulmuştur ki, bunlara umûmî bir isimle “Harameyn vakfı” adı verilir. Böyle vakıflara, bugünkü gibi petrolü olmayan o mübârek topraklarda ictimâî sulh, sükûn ve refâhı sağlamak için orta Avrupa’dan Yemen’e kadar her tarafta rastlanmaktaydı ve bunlar için ayrı bir idâre kurulmuştu. Bu vakıf gelirlerine ilâveten hemen her pâdişâh, “sürre alayı” denilen ve İstanbul’da dokunarak Kâbe’ye gönderilen örtünün gönderilişi sırasında hem Harameyn ve hem de mücâviri olan ahâlî için çeşitli hediye ve ihsânlarda bulunurdu ki, bu an’ane, devletin yıkılışına kadar devam etmiştir1.

İşte Peygamber müjdesiyle gerçekleşen bir fetihten sonra Kostantinapol’u İslâmbol hâline getiren de bütün bu vakıfların hizmet sistemi olmuştur. Böylece eski isim târihe karışmış ve bu belde-i tayyibe, İslâmbol, Derseâdet, Pâyitaht ve Âsitâne gibi isimlerle devam etmiştir.

Başta Osmanlı pâdişâhları, devlet adamları ve diğer hayırsever zenginlerin o mübârek ve mukaddes beldelere tahsîs ettikleri vakıflar sayesinde oralarda yürütülen hizmetler, bütün ehl-i İslâm’ın takdir ve şükrânını kazanmıştır.

Dünyâyı âhırete hazırlık mekânı, âhıreti de bu dünyânın devamı kabûl eden İslâm, bu iki âlem arasında beden-rûh, madde-mânâ bakımından en güzel ve mükemmel dengeyi kurmuş, böylece âhenkli ve müreffeh bir cemiyetin en sağlam zeminini oluşturmuştur.

Gerçekten çok geniş bir sâhaya yayılarak hizmet veren vakıflar, ne güzel infâk müesseseleridir. Vakıf, İslâm’ın, yaratılmış her şeye karşı müslümana yüklediği bir mes’ûliyyettir. Vakıflar, yaratandan ötürü yaratılanlara sevgi, şefkat ve merhametin ortaya konduğu müesseselerdir.

Kur’ân-ı Kerîm’de güzel bir mü’min olarak rızâ-yı ilâhiyyeye vâsıl olabilmek için sevdiklerimizden infâk etmemizin emredilmesinde pek çok hikmetler vardır. Bunlardan en mühimini şöyle îzâh edebiliriz:

İnsan için dünyâya âid çok kıymetli iki varlık vardır: Biri cândır, diğeri ise maddî imkânlardır. Bu iki nesne ile rızâ-yı ilâhiyye ve cennet alış-verişi yapılır. Bunun içindir ki kendisini Hakk’a adayan vakıf insanlar ve âbide şahsiyetler, bu iki imkânı, âciz insanların istifâdelerine sunarak rızâ-yı ilâhiyyeyi tahsîl ederler.

Cemiyetlerin huzur ve sükûnu, ancak bu vakıf insanlarla hayatiyetini devam ettirir. Aynı şekilde toplumların şeref ve şanları da, ekseriyâ bu vakıf insanların ömürleri kadardır. Mânevî ışıklarla rûhumuzun derinliklerine girip, bugün o yapıya yeniden kavuşmamız zarûrîdir.

Vakıf insanların en zirvesinde bulunanlar, peygamberler, velîler ve onların terbiyesinde kemâle eren mü’minlerdir. Onlar, gönüllerindeki îmân heyecânını dünyânın dört bir tarafına taşımışlar, yine târihin en güzîde altın sahîfelerini onlar doldurmuşlardır.

Osmanlı’da mürşid-i kâmillerin feyz ve rûhâniyeti ile hidâyetlere vesîle olunuyordu. Tasavvufun mânevî terbiye merkezleri ve birer vakıf eserleri olan tekkeler de inkişâf edip, halkı olgunlaştırıyordu. Bu da ekseriyâ, devletin yanısıra şahısların rûhânî gayretlerinin eseri olan vakıflarla gerçekleşiyordu. Ferdlerde diğergâmlık, hassâsiyet, rikkat-i kalbiyye ve incelik, bir tabîat-i asliyye hâlinde idi. Nefs engelini aşanlar, irşâd ve mânevî hizmetleri ile memleket için bereketli ilkbahar yağmurları hâlinde her tarafa rahmet saçıyorlardı.

Bugünkü toplumumuz dahî, o âlicenap ecdâdımızın müesseselerinin nîmetleriyle perverde olmaktadır. Câmîler, çeşmeler, askerî kışlalar, hastahâneler, hattâ içtiğimiz sular ve daha isimlerini sayamadığımız nice hayır hizmetleri bugün onlardan kalan muazzez emânet ve hâtırâlardır.

Dünyâ coğrafyasının büyük bir kısmına hâkim olan ve târihi vâkıaları istediği mecrâdan akıtan Osmanlılar, cemiyetlerindeki huzur ve sükûnun te’mînini vakıflarla sağlamışlar, fakir-zengin, hasta-sağlam, güçsüz ve güçlüyü rûhânî bir kardeşlik heyecanı içinde yaşatmışlardır. Öyle ki Osmanlı toplumu, bu zengin vakıf kültürü sayesinde sosyal adâletin zirvesine çıkmıştır. Bundan dolayıdır ki, Osmanlı edebiyatında yıkılış hengâmına kadar “roman” mevcûd olmamıştır. Merhum Cemil Meriç, romanın bizdeki zuhûrunun gecikmesini: «Osmanlı hayatında dram yoktu ki, roman olacaktı!» ifâdesi ile en güzel şekilde açıklamaktadır. Bütün ortaçağ boyunca hıristiyan âleminde aşırı merhamet iddiâlarına rağmen hiçbir vakıf mevcûd değildi. Bugünkü hıristiyânî vakıfların da, Osmanlı hükûmet merkezinde elçilik yapmış olan ecnebîlerin telkîn ve tavsıyesi ile vücûda gelmiş olduğunu, bu elçilerin hâtırâtları açıkça ortaya koymaktadır. Meşhur Fransız büyükelçisi Busberg’in hâtırâları bu kabîl itirafları ihtivâ eden eserlere tipik bir örnektir.

Bilhassa Osmanlı tatbikâtında riâyet edilen bir husus olarak vakfın en mühim mânevî nîmetlerinden biri de yardım eden ve edilenin birbirlerini tanımamalarıdır ki, riyâ illetinden kurtulup aralarında makbûl olan gıyâbî duâ tahakkuk etsin! Ayrıca bu yardım, mescid vâsıtası ile tevzî edildiğinden halkın inanç dünyâsının güçlenmesine vesîle olmuştur.

Osmanlı’da vakıf duyarlılığı o kadar zirveleşmişti ki, insanlara hizmet imkânı kemâl bulduktan sonra hayvanlara hizmet çığırı açılmıştır. Yaralı kuşlara, hasta hayvanlara bile tedâvî merkezleri kurulmuştur.

Osmanlı Devleti’nde kurulan vakıf adedinin gerçek sayısı meçhuldür. Ancak 26 bin küsûr kadarı tesbit edilmiştir. Bu sayılar, ecdâdın diğergâmlığının zirvesini ne güzel ifâde eder.

Vakıfların îfâ ettiği vazîfe, devletlerin sarsılıp dış ve iç gâilelerle zayıf düştüğü dönemlerde bile devam etmiş ve cemiyetin yaralarına pek şifâlı bir merhem olmuştur. Böylece en zor şartlarda ve nâzik durumlarda dahî cemiyetin mağdûr, mahzûn ve gönlü yaralı insanlarına açılan bir şefkat kucağı dâimâ olagelmiştir.

Bunlardan biri olan Fâtih Sultan Mehmed Han’ın bir vakfiyesi şöyledir:

“Ben ki İstanbul Fâtihi abd-i âciz Fâtih Sultan Mehmed, bizâtihî alun terimle kazanmış olduğum akçelerimle satun aldığım İstanbul’un Taşlık mevkîinde kâin ve malûmu’l-hudûd olan 136 bab dükkânımı aşağıdaki şartlar muvâcehesinde vakf-ı sahîh eylerim. Şöyle ki:

Bu gayr-i menkûlâtımdan elde olunacak nemâlarla, İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tâyin eyledim.

Bunlar ki, ellerindeki bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler. Bu sokaklara tükürenlerin, tükürükleri üzerine bu tozu dökeler ki, yevmiye 20’şer akçe alsunlar.

Ayrıca 10 cerrah, 10 tabîb ve 3 de yara sarıcı tâyin ve nasb eyledim.. Bunlar ki, ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar, bilâ-istisnâ her kapuyu vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise şifâsı, ya da mümkün ise şifâyâb olalar. Değilse, kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Dâru’l Aceze’ye kaldırarak orada salâh bulduralar!

Maazallâh herhangi bir gıdâ maddesi buhranı da vâkî olabilir. Böyle bir hâl karşısında bırakmış olduğum 100 silâh, ehl-i erbâba verile! Bunlar ki hayvanât-ı vahşiyyenin yumurta veya yavruda olmadığı sıralarda balkanlara çıkıp avlanalar ki, zinhar hastalarımızı gıdâsız bırakmayalar.

Ayrıca külliyemde binâ ve inşâ eylediğim imâret-hânede şehîd ve şühedânın harîmleri ve Medîne-i İstanbul fukarâsı yemek yiyeler! Ancak yemek yemeye veya almaya bizâtihî kendûleri gelmeyüp yemekleri güneşin loş bir karanlığında ve kimse görmeden kapalı kaplar içerisinde evlerine götürüle!.”

Görüldüğü gibi Fâtih, toplumun korunmaya muhtaç fertleri için en hassas edeb ölçüleri ile kaideler koyuyor. Zamanında çok nâdir olan «yere tükürmek» gibi hoş olmayan fiillere karşı tedbir alıyor. Hastaların av etiyle beslenip sıhhat bulmalarını emrederken, diğer taraftan da tabiattaki “ekolojik denge”yi muhâfaza için avlanmayı, yumurta ve yavru mevsiminde yasaklıyor. Ümmete olan şefkat ve merhametinin yanında hayvanların da hukûkunu koruyor.

Bugün dünyânın geleceğini karartan “çevre kirlenmesi” ve “ekolojik denge”nin beşyüz küsûr yıl evvel göz önüne alınması, bugünün insanına bir ibret tablosudur.

Şehîd âilelerine kapalı kaplar içinde ve karanlıkta yemek dağıtılması, onların izzet ve haysiyetlerini koruma husûsunda kâ’bına varılmaz bir ideal ve vefâ örneğidir. Gelecek nesillere de müstesnâ bir nezâket ve edeb tâlimidir.

Cemiyetin bütün ihtiyaçlarını bir şefkat ağı gibi bürüyen vakıflar, gerçekte müslümanların ortaya çıkarıp geliştirdiği insan tipiyle insanlığa sunduğu huzur ve mutluluğun müstesnâ birer tezâhürleridir.

Evliyâ Çelebi’nin Sokullu Mehmed Paşa vakfiyesindeki misâfirhâne ile alâkalı vermiş olduğu şu mâlumat ne kadar güzeldir:

“… Eğer gece yarısı taşradan misâfir gelirse kapıyı açıp içeri alalar. Hazırda bulunandan yemek ikrâm edeler. Fakat cihan yıkılsa geceleyin içerden dışarıya bir kimse bırakmayalar.

Sabahleyin ayrılma vakti geldiğinde de hancılar tellâllar gibi:

«Ey ümmet-i Muhammed! Malınız, canınız, atınız ve elbiseleriniz tamam mıdır, bir ihtiyacınız var mıdır?» diye nidâda bulunalar. Misâfirler hep birden:

«–Tamamdır. Allâh Teâlâ, hayır sahibine rahmet eyleye!» dediklerinde, kapıcılar şafak vaktinde kapıların iki kanadını açarak:

«–Gâfil gitmeyin! Dikkat edin, bisâtınızı kaybetmeyin! Tanımadığınız kimseleri arkadaş edinmeyin! Yürüyün, Allâh kolay getire!..» diye duâ ve nasîhat ile uğurlayalar.

Bir mü’minin rûhî derinliğini gösteren Nakîbü’l-Eşrâf Es’ad Efendi’nin şu vakfiyesi de, ne kadar câlib-i dikkattir:

“… Kıymetli ve hayırsever devlet adamlarının geçmediği ve geçmeyeceği sokaklara ve iskelelere yerleşmiş olan son derece yaşlı ve fakir kimselere veya bir hastalık sebebiyle iş yapmaya kudreti olmayan âcizlere odun, kömür ve diğer ihtiyaç maddeleri tedârik edile! Kimsesiz ve yoksul kız çocuklarından evlenme çağına gelenlerin de çeyizleri alına!..”

Batılı seyyah Hunke’nin, müslüman hastahânesinde yatmakta olan bir gencin babasına yazdığı mektubundan aldığı şu bölümler, vakıf hassâsiyetinin gönülleri saran ne kadar bâriz bir misâlidir:

“Babacığım! Benim paraya ihtiyacım olup olmadığını soruyorsun. Taburcu edilirsem, hastahâneden bana bir kat yeni elbise ve hemen çalışmaya başlamak zorunda kalmayayım diye de beş altın verecekler. Onun için süründen davar satmana gerek yok. Ama beni burada görmek istiyorsan hemen gel! Canım buradan çıkmak istemiyor. Yataklar yumuşak, çarşaflar bembeyaz, battaniyeler kadife gibi. Her odada çeşme var. Soğuk gecelerde bütün odalar ısıtılıyor. Bizleri tedâvî edenler, çok şefkatli ve merhametli kimseler. Hemen her gün midesi hazmedenlere kümes hayvanları ve koyun kızartmaları veriliyor. Sen de sonuncu tavuğum kızartılmadan önce gel, beraber yiyelim!..”

Diğer yandan Osmanlı’da kurulan yirmialtıbin küsûr vakfın bindörtyüz küsûr kadarının hanımlar tarafından kurulmuş olması da, ayrıca câlib-i dikkattir.

Bunlardan Nûr Bânû Vâlide Sultan, İstanbul’un Anadolu ve Rumeli yakasında birçok eserler yaptırmıştır. Üsküdar Toptaşı’ndaki Atik Vâlide Câmii, imâreti, medresesi, dâruşşifâsı ve çifte hamamı onun hayrâtıdır.

Mâhpeyker Kösem Vâlide Sultan, Yeni Câmii’nin temelini atmış, Üsküdar Çinili Câmii ve yatırına mekteb, çeşme, dârulhadîs, çifte hamam ve sebil ile Anadolu Kavağı’ndaki câmîyi inşâ ettirmiştir. Onun, yetim kızları muhâfaza ve onları evlendirme vakfı da meşhûrdur. Bundan başka daha birçok eser ve hayrâtı vardır. Şâyân-ı dikkattir ki, vâlide sultanlar arasında celâletiyle tanınan Kösem Sultan’da dahî merhamet ve şefkat bir tabîat-ı asliyye hâlindeydi.

Hatice Turhan Sultan, temeli atılan Yeni Câmii’nin inşâsını tamamlatıp ibâdete açmıştır. Bunun yanında mekteb, medrese, imâret, kütüphâne ve çeşme hayrâtları yapmıştır. Ayrıca Yeni Câmii vakfiyesinde dikkati çeken bir husus da, kandil ve Ramazan gecelerinde bazı çeşmelerden bal şerbeti akıtılması ve namazdan çıkan cemâate ikrâm edilmesinin düşünülmesidir. Balın kalitesi dahî vakfiyyeye tescîl edilmiştir. O zamanın en vasıflı balı, Atina balı idi. Vakfiyyedeki balın kalitesi hakkındaki ayrıntı şu şekildedir:

“Atina balından gayrı bal alınmayıp her ne kadar pahalı olursa olsun yine Atina balı alına! Her kapı için 33 okkalık baldan şerbet yapıla! Senelik sarfiyat için otuz bin okka bal te’mîn edile!”

Hatice Turhan Sultan, bırakmış olduğu vakfiyyelerin yaşaması için zengin gelir kaynakları da hibe etmiştir. Yaptığı vakfiyelerin sıhhatli vazîfe yapabilmesi için de 116 kişi vazîfelendirmiştir.

Pertevniyâl Vâlide Sultan, İstanbul Aksaray’daki Vâlide Câmii ile Yâ Vedûd Mescidi’ni inşâ ettirmiş, ayrıca kütüphâne, çeşme ve mekteb yaptırarak vakfetmiştir.

Edirnekapı’da ve Üsküdar’da birer selâtîn câmî inşâ ettirmiş olan Mihrimâh Sultan, vaktiyle Hârun Reşîd’in hanımı Zübeyde’nin Bağdad’dan Arafat’a getirttiği su yollarının bozulduğunu ve bu sebeple hacıların Arafat günü şiddetli su sıkıntısı çektiklerini duymuştu. Bunun üzerine derhal babası Kânûnî Sultan Süleyman’ın huzûruna çıkarak sahibi bulunduğu bütün mücevheratı bu yolda sarfetmek için müsâade istedi. Mîmâr Sinan’ın da bu işe me’mûr edilmesi talebinde bulundu. Ayrıca bu hayrâtının da dâimâ gizli kalmasının te’mînini istirhâm eyledi. Süleymaniye Câmii’nin temelleri atıldıktan sonra Mîmâr Sinan’ın uzun bir müddet ortadan kayboluşu vardır ki, bunun sebebi pek bilinmez. Umûmiyetle câmînin temelinin oturması için böyle hareket ettiği söylenir. Halbuki bu müddet zarfında Sinan, Hârun Reşîd’in hanımı Zübeyde’nin yaptırmış olduğu su yollarını Mihrimâh Sultan’ın servetiyle yeniden tâmir edip Arafat’a bol su getirmiştir. Bu suyun hâlâ “Ayn-ı Zübeyde” ismiyle anılması, Mihrimâh Sultan’ın bu hayrını gizlemiş olmaktaki hassâsiyetinin bir neticesidir.

Vâlide sultanların içinde hayrât bakımından en meşhûrlarından biri de, Bezmiâlem Vâlide Sultan’dır ki, asırlarca hizmet veren ve târihe mâl olan pek çok hayır hizmetleri yapmıştır. Yaptırdığı câmîlerin en büyüğü Dolmabahçe sarayı karşısındaki Vâlide Câmii’dir. Meşhur Galata Köprüsü de onun vakfiyesidir. İlk zamanlar ücretsiz idi. Daha sonraki senelerde tâmir masraflarını karşılayacak kadar bir meblağın te’mîni dolayısıyla birkısım geçişlerden ücret alınmıştır.

Vâlide Sultan’ın Şam’a kurduğu bir vakıf da çok mühimdir. Öyle ki vakıf şartı:

a. Şam’ın tatlı suyunu hacılara ulaştırma,

b. Hizmetkârların kırdığı veya ziyan verdiği eşyâları, onların haysiyet ve şahsiyetleri rencide olmasın diye tazmindir.

Hayır eli çok uzaklara kadar uzanan Vâlide Sultan’ın hizmetlerinin en büyüklerinden biri de şahsî servetini vakfederek yaptırdığı Gurabâ-i Müslimîn Hastahânesi’dir. Bu büyük eser, câmî ve çeşmesiyle 1843 yılında hizmete açılmış olup o günden beri ümmet-i Muhammed’in fakirlerine şifâ dağıtmıştır.

Mübârek ecdâdın ihlâsla kurduğu vakıflar, kıyâmete dek faâliyetlerinin devam etmesi duâ ve temennîsi ile te’sîs edilmiştir. Bu vakıflar, bugünkü ve yarınki insanımızın ihtiyaçlarını, câmî, mekteb, hastahâne, kışla v.s. olarak gidermekte ve hizmetlerini devam ettirmektedir. Bunlar, mübârek ecdâdımızın muazzez rûhlarını şâd edecek birer sadaka-i câriye, îmân ve asâlet nişânesidir.

Allâh yolunda infâkta sevilen şeylerden ve gönülden verme husûsu çok mühimdir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

لَن تَنَالُواْ الْبِرَّ حَتَّى تُنفِقُواْ مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ

“Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe aslâ «birr»e (yâni hayrın kemâl noktasına) eremezsiniz! Her ne infâk ederseniz, Allâh onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmrân, 92)

Bu âyet-i kerîme nâzil olduğu zaman ashâb-ı kirâm, hemen Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in yüksek huzûruna çıkarak en sevdikleri şeyleri infâkta bulundular. Bunların bir kısmı sadaka, bir kısmı köle âzâdı, bir kısmı da vakıf şeklinde tahakkuk etti.

Bazı ırmak ve sebîller vardır ki, dünyâ kurulduğundan beri berrak bir şekilde ve derûnî nağmelerle akmaktadır. Susamış sînelere hayat, elemli yüreklere haz ve ümîd, âşık rûhlara da ilhâm verircesine serin ve tatlı şırıltılarla kıyâmete kadar da akmaya devamdadır. İşte Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, Allâh yolunda yapılacak birkısım hayırları da bu akarlara benzetmektedir. Ancak Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in bahsettiği akar, daha başkadır ki, o, kıyâmete kadar değil ebediyyete dek akacak bir çeşmedir. Durmadan akan, kula duâ getiren bir hayır çeşmesidir. Aktıkça sahibinin amel defterini ve hayır havuzunu dolduracak, onu ebedî nûra gark edecek bir sebîldir. Yâni sadaka-i câriyedir.

Hadîs-i şerîfte buyurulur:

“Kişi öldüğü vakit üç sayfası hariç amel defteri kapanır. Açık kalan amel sayfalarından biri, sadaka-i câriyedir; diğeri, insanların faydalanacağı bir ilimdir; üçüncüsü de, kendine duâ eden hayırlı bir evlâddır.”

İslâm âlimleri ekseriyetle sadaka-i câriye ile vakfın kasdedildiğini beyân buyurmuşlardır. Sadaka-i câriye, Allâh rızâsı için hizmet veren bir eser bırakmaktır. Bu, ilim ve irfân yuvaları te’sîs etme, yol, köprü, kütüphâne yapma veya müessese kurarak talebelere burs v.s. imkânlar sağlayıp insan yetiştirme ve bütün fedâkârlıklarına katlanarak hayırlı bir evlâd büyütmedir.

Allâh yolunda ve O’nun rızâsı istikâmetinde yapılan hayırların bereketi, niyet mukâbilidir. Önemli olan, gönlün ihlâs ve takvâ üzre olmasıdır. Zîrâ Allâh Teâlâ kendi rızâsı istikâmetinde yapılan en küçük bir hayra bile çok büyük bereketler ihsân eyler. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Mallarını Allâh yolunda harcayanların hâli, yedi başak bitiren, her başakta yüz tane bulunan bir tek tohumun hâli gibidir. Allâh kime dilerse, ona kat kat verir. Allâh , ihsânı bol olan, hakkıyla bilendir.” (el-Bakara, 261)

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:

“Kim Allâh rızâsı için bir bağırtlak kuşunun yuvası kadar bir mescid inşâ ederse, Allâh onun için cennette bir köşk inşâ eder.”

Şâyet vakıf şuûru olmasaydı, bugüne kadar yapılan birçok ilim, irfân, hayır ve hizmet faâliyetleri böylesine şumûllü bir şekilde gerçekleşemez, cihan-şümûl bir medeniyet meydana gelmezdi.

Vakıfların en mühim faydalarından biri de, isrâf ve sefâhatten alıkoymasıdır.

Bununla birlikte vakfın asıl gâyesi, Allâh’ın yüce rızâsına nâil olup âhıret selâmetine ermektir. Tâ başlangıcından beri vakıflar bu minvâl üzere kurulmuş, bu minvâl üzere devam etmiştir. Öyle ki bu gâye, «takarrub ilâllâh» şeklinde vecîzeleştirilmiş ve vakfın sıhhat şartlarından biri olarak kabûl edilmiştir.

Bu itibarla vakıf husûsunda derin bir hassâsiyete bürünmek, bu ilâhî emânete diğerlerinden daha çok riâyet etmek zarûrîdir.

Vakıf malında hassâsiyet ve onun muhâfazası çok mühimdir. Nitekim Sâlih -aleyhisselâm-’a mûcize olarak verilen deve, kimsenin mülkiyetinde değildi. Bir vakıf malıydı. Sütü, bir sebîl gibiydi. Sâhibi de Cenâb-ı Hakk’dı. Fakat azgın kavim, deveyi öldürerek vakıf malına ihânet ettiler. Neticede helâke dûçâr oldular.

Halk ağzında kıssadan hisse olarak Süleymân -aleyhisselâm- ve serçe kuşu arasında geçen şu hâdise de çok ibretlidir:

Birgün Hazret-i Süleymân -aleyhisselâm-, serçe kuşunu (veya Hüdhüd kuşunu) azarlamıştı. Bunun üzerine serçe, Süleymân -aleyhisselâm-’ı tehdîd etti:

“–Senin saltanatını mahvederim!” dedi.

Süleymân -aleyhisselâm-:

“–Senin sıkletin ne ki, benim sarayımı mahvedesin!..” dedi.

O küçük kuş şöyle cevap verdi:

“–Kanatlarımı ıslatır ve bir vakıf toprağına sürerim. Sonra da kanatlarıma bulaşan vakıf toprağını senin sarayının damına taşırım. Böylece benim taşıdığım o vakıf toprağı, senin sarayını çökertmeye yeter!..”

Kıssadan hisse olarak bu hâdise, vakıf mallarının ne kadar ehemmiyetli olduğunu göstermesi açısından pek mühimdir.

Nitekim büyüklerimiz; «Vav’lardan (vâli, vâsî ve vakıfdan) kaçının; mes’ûliyetinden korkun!..» buyurmuşlardır.

Ancak bu ifâdedeki mânâyı doğru anlamak lâzımdır. Şâyet imkân varken bu vakıf hizmetlerinden müstağnî kalmak, büyük bir vebâli mûcibdir. Burada korkmaktan maksad, bu müesseselerden istifâde edenlerin haklarının dikkatli tevzî edilmesi ve vakıf emlâkinin liyâkatle korunmasıdır. Çünkü vakıf, temlîk ve temellükten menedilen, mülkiyeti Allâh Teâlâ’ya, faydası ümmete âid olan menkûl veya gayr-i menkûllerdir. Yâni vakfedilen mal, sahibinin mülkünden çıkar, satılmaz, bağışlanmaz ve vâris olunmaz. Bunların maksadına mâtuf kullanılmaları husûsundaki ciddiyetin dâimâ hatırda tutulması için umûmiyetle vakfiyelerin ya başında veya sonunda hem hayır-duâ, hem de bedduâlar vardır. Hayır-duâ, vakfa hizmette kusûr etmeyenler içindir. Bedduâ ise, vakfiyede belirtilen hizmeti yerine getirmeyen, yâni vakfa kötülüğü ve zararı dokunan kimseleredir. Böyle kimseler için ekseriyâ şu bedduâ cümleleri kullanılır:

“Her kim bu vakfın şartlarını bozar veya değiştirirse, Allâh’ın, peygamberlerin, meleklerin, insanların ve bütün mahlûkâtın lâneti onun üzerine olsun!..”

Nitekim Ayasofya vakfiyesinde Fâtih Sultan Mehmed Han, bu bedduâyı aynen zikretmiştir.

Bu bedduâ, mânevî bir tehdîddir. Çünkü ince düşünüş sahipleri, muvahhid kimseler, âhıretteki hesâbın azâbla nihâyetlenmesinden korkarak böyle bir bedduâya mârûz kalmak istemeyip dâimâ gerekli hassâsiyet içinde hareket ederler.

Allâh’ım! Bizlere verdiğin emânetlerin hakkını liyâkatle edâ etmeyi ve yaratandan dolayı yaratılanlara hizmet eden “vakıf insan”lardan olabilmeyi nasîb eyle!

Âmîn!