OSMANLI`DA AHLÂKÎ FAZÎLETLER
İslâm sosyoloğu ve tarihçisi olan İbn-i Haldun, devletlerin yükseliş ve alçalışları hakkında üzerine parmak bastığı coğrafî sebeplerin yanında hemen hemen akla gelebilecek diğer bütün âmilleri de ortaya koymuştur.
İbn-i Haldun, İslâmî eserler arasında klasik bir mâhiyet arzeden Mukaddeme adlı eserinde bir milletin fizikî ve maddî kuvvet ve kudreti kadar onların ahlâk ve îmân gibi mânevî temellerini de uzun uzun tahlil etmiştir. Neticede hayret verici bir dirâyetle devletlerdeki doğumla ölüm arasındaki müddetin uzunluk veya kısalığı husûsunda ilk sırayı mânevî faktörlerin teşkîl ettiğini daha o zamandan görüp tesbît etmiştir.
Nitekim tarafsız bir şekilde değerlendirildiğinde milletlerin hayat ve ölümünde mânevî şartların ne derecede ehemmiyetli bir rol oynadığını müşâhede etmek, pek de zor değildir.
Biz de, burada Osmanlı Devleti’nin devamlılığını sağlayan îmân, ahlâk ve bunların eseri olan muhteşem ve mükemmel ictimâî yapının üzerinde durmak istiyoruz. Zîrâ Osmanlı’yı cihan-şümûl yapan onun şa’şaalı fetihlerini ve asırlarca devam eden sarsılmaz otoritesini besleyen mânevî kaynağı bir nebze tahlîl etmemizin zarûreti inancındayız. Bu sebeple üstelik bu keyfiyetin müşâhidi olarak yerli insanlardan ziyâde birtakım insâf ehli yabancıları tercîh etmek yolunu tutuyoruz. Zîrâ asıl fazîlet, düşmanın bile ikrâr ve ifâdeye mecbur kaldığı fazîlettir. Ayrıca Osmanlılar’ın kendilerinden müşâhidler gösterilse, belki taraftarlık ve hissîlik gibi bir ithama mârûz kalınabileceğinden biz bilhassa yabancıları tercih etmiş bulunmaktayız.
İşte ecdâdı izzetli kılan meziyetlere dâir insaf ehli bazı batılıların itiraf mâhiyetindeki birkısım müşâhedeleri:
Hayrât ve Hasenât
Ecdâdımız, idâresi altında bulundurduğu geniş coğrafyada ırk ve mezhep farkına bakmamış, yaratanın kulu olarak müslim veya gayr-i müslim herkesin istifâde edebileceği hayrât ve hasenât müesseseleri te’sîs etmiştir.
“Osmanlı’da Vakıf” yazısında temâs edileceği gibi câmîler, medreseler, hastaneler, tımarhâneler, hanlar, kervansaray1lar, bentler, çeşmeler, sebîller, sarnıçlar, kuyular, köprüler, yollar, kaldırımlar, imârethâneler v.s. hizmetler, Allâh rızâsına istinâd ettirilerek pek mükemmel ve çaplı bir şekilde yürütülmüştür.
Bu cümleden olarak;
a. Yaz sıcaklarında çeşme ve sebillerde karla soğutulmuş su vermek,
b. Hanlar ve kervansaraylarda yolcuları üç gün parasız misâfir etmek,
c. İmârethânelerde muhtaçlara her öğün yemek ikrâmı yapmak,
d. Borç yüzünden hapsedilmiş olanların borçlarını ödeyerek onları mahkûmiyetten kurtarmak,
e. Ölen fakir kimselerin borçlarını ödemek,
e. İhtiyaçlarını söylemekten utanan muhtaçlara, itibarlarını zedelemeden gizlice yardım etmek,
f. Köle ve câriye âzâd etmek (bu ibâdet, Osmanlı’da âdetâ bir an’ane hâlindeydi),
g. Yangınlarda evi yananlardan fakir kimselerin evlerini bedelsiz inşâ ettirmek gibi yüce İslâm ahlâkının ulvî bir semeresi olan faâliyetler, câlib-i dikkattir.
Yalnız İstanbul’da hayrât eseri olarak 417 kervansaray, 5935 çeşme ve 515 halk mektebinin yapılması, bu hususta ulaşılan müstesnâ seviyeyi ifâde etmeye kâfîdir. Ayrıca Osmanlı’da hayrât ve hasenât, yalnız insanları değil, hayvanlar ve nebatları dahî içine alır. Nitekim sokak köpek ve kedileri, beldenin belli semtlerinde et ve ciğer dağıtılarak beslenmiştir.
Diğer taraftan toplumun akciğerleri olan ağaçların, hattâ meyvesiz ve az yapraklı olanlarına varıncaya kadar sulanması için vakıflar te’sîs olunduğu da bir gerçektir. Ayrıca Fâtih Sultan Mehmed Han’ın:
“Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim!” sözü meşhurdur.
Bu yüksek ahlâkî mes’eleler, bütün dünyânın gözlerini kamaştırmış, muhtelif sebeplerle bizleri sevmeyen ve hattâ can düşmanımız olan batılı seyyâh ve müdekkikleri dahî asırlar boyunca hayretler içinde bırakmıştır. Bunlardan biri olan Villamont’un kervansaraylardan bahsettiği eserindeki şu kayıt, bu gerçeğin bir ifâdesidir:
“… Ziyâret ettiğim hana tıpkı müslümanlar gibi hıristiyanlar da kabul edilip üç gün müddetle iâşeleri te’mîn edilmektedir. Çünkü Osmanlı’daki bu hayrât, dîn farkına bakılmaksızın bütün insanlara şâmildir…
Bu misâfirhâneler, bazen çok uzaklardan getirilen suların akıtılması için te’sîs edilen müteaddid çeşmelerle müzeyyendir. Misâfirlerin atları için ise, büyük ahırlar bulunmaktadır.
Ayrıca bu imâretlere ilâveten şehirlerde ve yol boylarında her şahsa kapıları dâimâ açık duran ve kervansaray denilen misâfirhaneler vardır.
Hayretle müşâhede ettim ki, Osmanlılar’ın bazıları, hayrât olarak yol boylarına susuz yolcular için çeşmeler, bazıları da şehirlerde sokaklardan gelip geçenler için sebiller yaptırıyor. Bunların içine de devlet dâirelerinde olduğu gibi aylıklı me’mûrlar konuluyor ki, vazîfeleri, isteyenlere su vermektir.
Yine bu hayrât ve hasenât rûhu, kiminin nehirler üzerine köprüler yaptırmasına, kiminin de yolları tesviye, temizletme ve kaldırım döşetme hizmetlerini kendiliğinden ve severek îfâsına vesîle oluyor. Bütün bunlardan daha fevkalâde ve şâyân-ı takdîr olanı da, yapılan bu binâlarda bânîlere âid hiçbir hodbinliğin görülmemesidir.
Sıradan fertlerin yaptığı sadakalar da, aynı nisbette dindârânedir. Zenginler, hapishânelere de uğruyor ve borç yüzünden mahkûm edilmiş mahzûn bîçârelere yardımcı oluyorlardı…”
Comte de Marsigli de, Devlet-i Aliyye’de müşâhede ettiği hayrât ve hasenât hizmetlerini şöyle anlatır:
“Türkler, mâlî imkânlara sahip oldukları zaman câmîler, çeşmeler, köprüler ve «han» denilen misâfirhâneler yaptırmayı îtiyâd edinmişlerdir. Bunların masraflarının te’mîni için de vakıflar te’sîs ederler. Ayrıca neslin tahsîli için büyük şehirlerde medrese ve mektebler yaptırırlar. Buralarda başta dînî olmak üzre birçok ilim tedrîs edilir.”
Mertlik, Sözde Sebât ve Ahde Vefâ
Osmanlılar’da mertlik, sözde sebât ve ahde vefâ gibi yüksek fazîletler, gönülleri süsleyen ulvî bir ahlâk hâlinde idi. Öyle ki, Avrupa’da “Türklük” ile “Müslümanlık” aynı mânâda kullanılır olmuştu. Bu vesîleyle:
“Türk demek, sözüne güvenilir insan demektir.” denilmiş ve Osmanlılar’ın, hıristiyanlar gibi mütemâdiyen yalan yere yemin etmedikleri beyân edilmiştir.
Comte de Bonneval, müşâhedesini bir cümleye yükler:
“Türkler vaadlerine dindârâne bir sadâkat gösterirler.”
İsveç sefîri Mouradgea d’Ohsson da:
“Müslüman-Türkler yemin ve ahidlerine son derece sâdıktırlar. Allâh’ın adını ağızlarından düşürmemek gayretlerine bakıldığında, sözlerine Cenâb-ı Hakk’ı şâhid göstermeden başka hiçbir söze lüzum görmezler.”
demektedir.
Henri Mathieu ise:
“Türkler’de eşsiz bir hazîne mâhiyetinde mevcûd olan nâmus ve ahlâk anlayışını tasdik etmemek büyük bir haksızlık olur. Onlar, doğruluğu, fazîletin temeli olarak kabul eden ve verdiği sözü de mukaddes bilen kimselerdir.” der.
Dilencisiz Memleket
Osmanlı ülkesi, bünyesini bir muhabbet ve şefkat ağı gibi ören vakıf ve benzerî hizmetler sayesinde âdetâ dilencisiz bir ülke hâline gelmiştir. Öyle zamanlar olmuştur ki, müslüman zenginler zekâtlarını verecek fakir bulmakta güçlük çekmişlerdir.
Bu sebeple o dönemlerde dilenciliğin ne olduğu âdetâ meçhuldür. Hattâ nüfusu iki milyona kadar çıkmış olan İstanbul’da ve umûmiyetle Türkiye ile Kırım’da hiçbir Türk dilenciye rastlanılmadığı bilinen bir gerçektir. Nâdiren tesâdüf edilen dilenciler ise, başka milletlere mensub kimselerdir. Çünkü Osmanlılar’ın, öldükten sonra bile kimseye muhtaç olmamak için kefen paralarını dahî henüz hayatlarındayken ayırıp dâimâ üzerlerinde taşımaları, mâlum ve mârûf bir âdet hâlindedir.
Corneille Le Bruyn’ın seyahatnâmesinden:
“…Türklerin hayrât ve hasenâta çok düşkün olduklarını ve hattâ hıristiyanlardan çok daha fazla hayrât vücûda getirdiklerini inkâra imkân yoktur. Osmanlı mülkünde yok denecek kadar az dilenciye tesâdüf edilmesinin başlıca sebeplerinden biri de hayır ve hasenât vakıflarıdır.”
Comte de Bonneval’ın eserinden:
“İstanbul, civârıyla birlikte takriben iki milyon nüfusa mâliktir ki, Avrupa’nın en büyük şehirlerinden sayılması îcâb eder. İşte bu fevkalâde nüfus kesâfetine rağmen tek bir dilenciye bile tesâdüf edilmez! Yalnız darlık taslamak üzere sırf sadakayla geçinen goygoycular vardır! Ama onların da itibarları yoktur.”
Edeb, Nezâket ve Terbiye
Osmanlılar’ın edeb, nezâket ve terbiye husûsunda kaydettikleri seviye, hiçbir milletle kâbil-i kıyâs değildir. Onların muâşeret âdâbı, misli görülmemiş bir mükemmellik ve incelik arzeder. Bunlar, millet ve mezhep ayrımı yapılmaksızın bütün insanlara karşı aynen riâyet edilen rûhî ve vicdanî bir kanun mesâbesindedir. Dolayısıyla Osmanlı demek, imrenilecek edeb ve nezâket timsâli kimse demektir.
Bu vasıfların sayısız tezâhürleri vardır.
Osmanlılar, husûsiyle can ü gönülden bağlı bulundukları İslâmiyet’in kin ve garazı yasaklaması münâsebetiyle her cum’a ve bayram günlerini, birtakım küskünlük ve kırgınlıkları kaldırmaya ve aralarındaki kusurları afvedip barışmaya vesîle hâline getirmişlerdir. Merhametlerinin muktezâsı olarak şahsî münâsebetlerde kin gütmeyip afv yolunu tutmuşlardır.
Villamont şöyle der:
“… Her kimin bir düşmanı varsa gidip ondan afv dilemekle mükelleftir. Öteki de el öpmeden ve musâfaha da etmeden evvel afvettiğini söylemek mecbûriyetindedir. Aksi takdirde bayramlarının mübârek olması mümkün değildir. Bu esasa riâyet etmeyen kimseler ise, neredeyse fâsık telâkkî edilirler.”
Osmanlı edeb, nezâket ve terbiyesinin burada sayılmasına imkân olmayacak derecede birçok tezâhürleri vardır. İslâm’la yoğrulan Osmanlı mülkünde:
a. Avrupa halklarında mevcûd olan küstahlık, taşkınlık ve sokak kavgaları yoktu. Sokaklar, gâyet sâkin ve emniyet içindeydi. Hiç kimse yerlere tükürmezdi.
b. Konuşanın sözü kesilmezdi. Konuşan da, son derece vakar ve sekînet-içinde olurdu. İfâdeleri gâyet zarîf ve düzgündü. Bunları gören Charles MacFarlane şöyle demekten kendini alamaz:
“Bu milletin konuşması, ne kadar güzel ve mükemmel! Öyle ki, bütün medenî milletlere örnek olabilir.”
c. Oturuş, kalkış ve yürüyüş, hep müstesnâ bir nezâket ve vakurluk arzederdi.
d. Yaşlılara hürmet, kusursuz ve pek yüksekti.
e. Hanımlara karşı hürmet ise, umûmî bir an’aneydi. Anne, teyze, hala ve bacı olarak telâkkî edilirlerdi.
Bu ve benzeri hususlarla alâkalı tedkîklerde bulunan Avrupa’lı müelliflerin birçok sayısız tesbit ve itirafları olmuştur.
Guer’den:
“Türklerin pek mükemmel muâşeret usûlleri vardır ki, onlar, bunların bütün kaidelerine riâyet ederler. Birbirlerine mülâkî olduklarında başlarını eğip sağ ellerini göğüslerine götürmek suretiyle selâmlaşırlar. Muhatablarına, onları tebcîl edici bir surette, yâni rütbe ve mevkilerine göre paşa, ağabey ve sultan gibi vasıflarıyla hitab ederler.
Lady Craven’den:
“Türklerin kadınlara karşı olan muâmeleleri bütün milletlere örnek olmalıdır. Meselâ bir erkeğin, hukûken boynu vurulur, evrakı tedkîk edilir ve bütün eşyâsı da müsâdere olunabilir; fakat karısına gâyet iyi muâmele edilir, mücevherâtı kendisine bırakılır.”
A. Brayer’den:
“… Umûmiyetle pek kalabalık olmayan cemiyetleri iyi tedkik edin: Halkın üstleri başları ne kadar temizdir. Hâl ve tavırlarında ne büyük bir asâlet ve yüzlerinin çizgilerinde ne tatlı bir sükûnet ve nezâket vardır! Konuştukları dil de, ne tatlı ve ne kadar âhenklidir!”
Viguier’den:
“… Sohbet edenlerin ifâdeleri vecîz ve telaffuzları da pek temizdir! Tebessümlerinde incelik ve el hareketlerinde ayrı bir zerâfet ve sâdelik vardır. Ecnebîleri en çok hayrette bırakan cihet, bir kaçının birden konuşmayıp, yalnız birinin söz söylemesidir. Konuşan, umûmiyetle sözünü pek kısa tutar. Dinleyen de, söz bitene kadar güzel bir dikkat hâlindedir. Birbirlerine karşı fikirlerini hürmetle müdâfaa ederler. Söylenen sözlerde herhangi bir fenâlık, koğuculuk, iftirâ gibi kötülükler ve edebe mugâyir lâubâlî muhtelif lakırdılar yoktur. Yaşlı ve büyüklere karşı hürmetle onların hakkına riâyet, hayâl edilemeyecek bir nezâket içindedir.
Diyebilirim ki Osmanlılar’ın ahlâkî husûsiyetleri, insanı âdetâ teshîr eder. Yürüyüşlerinin serbestlik ve ihtişâmı, misâfir kabullerindeki güler yüzlülükleri ve nihayet selâmlığa girip çıkarken riâyet ettikleri teşrîfâtın zarâfeti karşısında hayran olmamak elde değildir.”
Edmondo de Amicis’den:
“...Tedkîk ve tesbîtlerime göre İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en nâzik ve en kibar topluluğudur. Koca şehrin en ıssız sokaklarında dahî bir yabancı için hiçbir hakâret ve zarâra uğrama tehlikesi yoktur. Hattâ namaz vakitlerinde bile câmîleri gezmek kâbildir! Bu ziyâretlerde bir ecnebî, kiliselerimizi dolaşan bir Türk’ten daha çok hürmet ve riâyet görebileceğinden emîn olabilir. Halk arasında küstahça bir bakış şöyle dursun, fazla mütecessis bir nazara bile hiçbir zaman tesâdüf edilmez. Kahkaha sesleri gâyet nâdirdir. Sokakta kavga eden ayak takımı da enderdir. Kapı, pencere ve dükkânlardan hiçbir kadın sesi aksetmez.”
Fenâlıklardan İctinâb Derecesi
Osmanlılar, koğuculuk, iftirâ, tezvîr, küfür, kin, garaz, kumar, intihar, düello ve cinâyet gibi her türlü fenâlıklardan son derece kaçınıp korunmaya çalışmışlardır. Öyle ki dıştan bakanlar, onların bu fenâlıkları âdetâ bilmediklerine hükmetmişlerdir.
Du Loir şöyle der:
“Türkler herhangi bir intikâm hissi beslemekten son derece çekinirler: Dînlerinin bu husûsa âid bir hükmü mûcibince cum’a namazına başlamadan önce düşmanlarını afvettiklerini âdetâ îlân etmek durumundadırlar. Aksi halde namazlarının kabul edilmeyeceğine inanırlar. Ayrıca her bayramın birinci günü de onlar için umûmî bir barış günüdür. Birbirlerine rastladıklarında musâfaha ederler ve küçük olan büyüğünün elini öptükten sonra ellerini başlarına götürüp «Bayramın mübârek olsun!» derler.”
Yine Du Loir:
“Küfürbazlık, öfke ve intikâm hissinin müşterek mahsûlü olduğu gibi kumarbazlığın da tabiî bir netîcesidir. Bu, hıristiyan memleketlerinde pek yaygın bir şekilde ve tamamıyla kâfirce mevcuddur. Ancak Osmanlılar’ın sokaklarında da evlerinde de hiçbir küfür sözü işitilmez. Bunun yüzümüzü kızartacak ve bizi hayrete düşürecek tarafı da, Osmanlılar’ın yalnız ağızlarında değil, lisanlarında da küfür kelimelerinin bulunmayışıdır. Onlar yalnız «Vallâh» şeklinde Allâh’a kasem ederler.” demektedir.
Nitekim o devre şâhid olan yaşlı kimseler bilirler ki, bir şahsın kendisini kızdıran bir mes’elede muhâtabı için kullandığı cümleler:
“Lâ havle…” veyâ;
“Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh…”
“Hay Allâh derdini alsın!
“Fesübhanalâh!”
“Hasbünallâhü ve ni’mel-vekîl!”.
“Yâ sabır!” gibi güzel ve telkîn edici ifâdelerden ibarettir. Tekke ve zâviyelerde de duvarlara asılı levhalarda tesellî için:
“Bu da geçer yâ hû!”, “Vazgeç yâ hû!” ve “Hoş gör yâ hû!” tâlimatları meşhûrdur.
İslâm Şahsiyeti
Osmanlılar, hayatlarını tamamen İslâm dîninin muhtevâsı içinde yaşamağa gayret etmişlerdir. Onlar, husûsiyle ilk üçbuçuk asırlarında sahâbeden sonra İslâm şahsiyetini temsîl eden mümtâz bir nesil hüviyetindedirler.
Bu itibarla dînin emir ve yasaklarına son derece riâyetkâr ve bağlıdırlar. Meselâ Avrupa ülkelerinde ve sâir memleketlerde sayısız intihâr tezâhürleri yaşanırken Osmanlı’da böyle bir şeye rastlanmaz. İçki, kumar gibi kötü sıfatlar da aynı şekildedir. Eğer istisnâî olarak bir kimse kumara müptelâ olsa, onun şehâdeti kabul edilmemiştir. Hattâ Yıldırım Bâyezîd Han gibi bir pâdişâhın namazını cemâatle edâ etmediği için şehâdetinin kadı Molla Fenârî tarafından kabul edilmemesi meşhurdur.
Böylece ferdinden pâdişâhına kadar bir İslâm şahsiyeti çerçevesinde hareket eden Osmanlılar, bu vesîleyle bünyelerinde pek sağlam ve sarsılmaz bir tevhîd ve rûhâniyet oluşturarak yenilmez bir kuvvet hâline gelebilmişlerdir. Ardından da bu İslâm kardeşliğinin yaşanması yolunda bütün İslâm âlemini kendi bünyesi altında yek-vücûd bir hâle getirerek asırlardır şan ve şerefle cihana hükmetmişlerdir.
Bu şan ve şerefe gözleri kamaşan M. de Thevenot, müşâhedelerinden bazılarını şöyle serdeder:
“Osmanlılar, çok dindar, insâniyetli, şefkat ve merhamet sahibidirler. Gönülleri dîn gayreti ile doludur. İslâmiyet’i bütün cihana yaymayı kendilerine vazîfe bilirler. Husûsiyle takdîr ettikleri hıristiyan bir şahsa rastlarlarsa, onun müslüman olmasını ricâ ederler.
Osmanlılar, pâdişâhlarına çok hürmet besler ve sadâkat gösterirler. Âdetâ gözleri kapalı bir şekilde itâat ederler. Ben pâdişahına ihânet ederek hıristiyanlarla işbirliği içine giren hiçbir Türk’e tesâdüf etmiş değilim. Onlar, birbirleriyle vuruşup dövüşme bilmezler! Şehirlerde kılıç taşımamaları da bunun bir nişânesidir. Hattâ askerleri bile hançer taşımakla iktifâ ederler. Dolayısıyla birbirine meydan okuyanlar azdır. Bizde sıkça rastlanan düello, onlarda âdetâ bir meçhuldür. Bunun sebebi de çok sevip candan bağlı oldukları dînin, içki ve kumar gibi iki büyük kötülük ve düşmanlık menbaını menedip kurutan hâkimâne siyâsetidir.”
Mukadderâta Îmân, Tevekkül ve Teslîmiyyet
Îmân esaslarından biri olan kader ve kazâya îmân husûsu, Osmanlılar için ayrı bir mânevî takviye sadedindedir. Zîrâ kader ve kazâya îmân sayesinde onlar, ne kazandıkları zaferlerle nefsânî bir tefâhür içinde gevşemiş, ne de bazen kaybettikleri harplerle kendilerini helâk edercesine üzülüp yılgınlığa düşmüşlerdir. Bilakis onlar, mukadderâta îmân bereketiyle her şeyi Cenâb-ı Allâh’dan bilerek hâdiseler karşısında Rabblerine tevekkül ve teslîmiyyet içinde olmuşlardır. Zaferler karşısında onu nasîb eden Allâh’a hamd eylemiş, mağlûbiyetler karşısında da sükûnetle sabr u sebâta sarılarak hatâyı kendilerine izâfe etmişlerdir. Onlar için gâzîlik de şehîdlik de azîz olduğundan her iki izzete de tâliben istikrarlı bir hayat yaşamışlardır. Böylece Osmanlılar, asıl mağlûbiyet olan birtakım nefsâniyet girdaplarına yenik düşmemişler, şecâat ve cesaretlerini en ümidsiz zamanlarda dahî yitirmemişlerdir.
Bu teslîmiyet hâli de, onların büyük ve muazzam zaferlere nâiliyetine vesîle olmuştur.
Tedkîkleriyle bu hakîkatleri müşâhede eden garp mütefekkirlerinden J. B. Tavernier:
“Türkler kazâ ve kaderin değişmeyeceğine ve mukadderâttan kurtulmanın imkânı olmadığına îmân ettikleri için, ölüme karşı sükûnet ve metânet gösterirler.” der.
Demetrius Cantimir de:
“Türkler mukadderâta tam bir îmân hissiyle dolu oldukları için insanın, elmas kadar sağlam ve aşınmaz olsa bile kaderin hükmünden kurtulamayacağına inanırlar. İçlerinde hiçbir fert yoktur ki, her kulun ecelinin alnında yazılı bulunduğuna ve insan gözüyle okunamayacak olan bu mânevî yazının da Allâh’ın takdîriyle yazılmış olduğuna îmân etmesin.” der.
A. L. Castellan ise:
“Kazâ ve kader akîdesi Osmanlı’nın zihninde kökleşmiştir. Bu akîde, onlarda şecâat yerine geçer; sebat ve metânetlerini arttırır. Ölümü bile tevekkülle göze almalarına sebep olur. İşte bundan dolayı gözle görülecek kadar muhakkak olan tehlikeler bile onları yıldırmaz. Nice ateşlerin içine ve düşman süngülerinin üstüne atılıp bütün vücûdları delik deşik olduktan sonra bile, eğer henüz ecelleri geldiğine kâni değilseler hayatlarından ümid kesmezler.” demektedir.
İşte bunlar, ilâhî dergâha îmân ve teslîmiyyetin neticesidir.
Cihan-şümûl Bir Şefkat ve Merhamet
Hayrât ve hasenâtta görüldüğü gibi Osmanlı’da şefkat ve merhamet, hayvanlar ve bitkilere kadar uzanmıştır. Hayvanları ve bitkileri himâyede bütün Osmanlılar, âdetâ bu hususta kurulmuş mevhûm bir müessesenin gönüllü üyesi gibidirler.
Ez-cümle:
a. Hayvanlara haddinden fazla yük taşıtmak kanunen yasaklanmıştır. Zâbıta kuvvetleri bu yasağı ihlâl edenleri takip edip hayvanı dinlendirmek ve sâhibine de cezâ olarak aynı yükü taşıtmakla mükelleftir. Kânûnî Sultan Süleyman Han’ın “Süleymaniye Câmii” yapılırken yük taşıttırılan hayvanlar hakkındaki bir dizi fermânı da, bu hassâsiyetin bir nişânesidir.
b. Mezbahânelerde kurban edilecek hayvanların hissiyâtına dahî dikkat edilmiş, kesimle alâkalı bir şey görmemesi için gözleri bağlanmıştır. Ayrıca fazla ızdırap verilmemesi için de bıçakların son derece keskin olmasına dikkat edilmiştir.
c. Pazarlardan canlı kuşları kafesleriyle satın alıp âzâd etmek, merhamet tezâhürü bir an’ane hâline gelmiştir.
d. Büyük binâlar inşâ edilirken kuşlar için de tezyînâtlı yuvalar yapılmıştır. Üsküdar’daki Yeni Câmî’nin duvarlarında bulunan zarîf ve san’at hârikası kuş yuvaları, hayrât sahiplerinin bu husustaki hissiyât ve inceliğini pek bâriz bir şekilde aksettirir.
Bunlara ilâveten Osmanlılar’da avcılık, zarûret hâlinin dışında hiç kabul görmemiştir. Hatta “avcı” lâkabıyla meşhûr olan IV. Mehmet ve oğlu II. Mustafa’nın hal’inde bu pâdişahların av merakından ötürü halkın kendilerinden nefret etmesinin başlıca âmil olduğu rivâyet edilir. Bu hususta Bursevî Hazretleri’nin IV. Mehmed’e olan îkâzları da meşhurdur.
Türk düşmanlığıyla bilinen Avukat Guer şöyle der:
“… Müslüman Türk’ün şefkati hayvanlara bile şâmildir. Bu hususta vakıflar ve ücretli şahıslar vardır. Bu şahıslar, sokaklardaki köpek ve kedilere ciğer dağıtırlar. Verilenlere alışmış olan hayvanlar da, besicilerin şefkatli seslerini o kadar iyi tanırlar ki, işitir işitmez hemen yanına koşmakta hiçbir zaman kusur etmezler.
Kasapların da hergün muayyen miktar kedi ve köpek beslemeleri, itiyâd hâlindedir.
Ayrıca Şam’da, hastalanan kedi ve köpeklerin tedâvîsine mahsûs bir hastahâne vardır.”
Du Loir:
“Osmanlı’nın bazı şehirlerinde kediler için yapılmış mekânları, gıdâları için te’sîs edilmiş vakıfları görünce hayret etmeyecek insan var mıdır?..
Yavruları olan köpeklerin barındırılması için sokaklarda kulübelerin yapılması ve gıdâların te’mînine bilhassa itinâ edilmesi de, hayret vericidir.
Bunları yapanlar, kendilerine cennet kapılarını açacak birçok sevaplar kazandıkları îtikadındadırlar.” der.
Corneille Le Bruyn:
“Etleri yenilen hayvanları da mümkün olduğu kadar sür’atle kesmek âdetleridir. Bunun sebebi, o hayvanlara ızdırab çektirmek istememelerindendir.” der.
Comte de Bonneva’nın kitabında da şu ifâdeler vardır:
“Türkler, kedi, köpek vesâire gibi başıboş hayvanlar için de vakıflar te’sîs ederler. Kasaplar da, hergün bu gibi hayvanların bir miktarını vicdânen beslemekle mükelleftirler.”
İyilik ve İnsâniyet
Osmanlılar, gönüllerini tezyîn eden İslâm ahlâkının zarâfet ve nezâket nümûneleriyle dolu bir hayat yaşamışlardır. Dolayısıyla Avrupa’da insanlar âdetâ idârecilerinin eli altında esir muâmelesine tâbî tutularak çok ağır şartlarda yaşarken Osmanlılar’da müslüman olmayan ahâlîler bile gâyet huzur ve rahat içinde ömür sürmekteydiler.
Nitekim bu hâli müşâhede edebilen pek çok memleket ve şehir halkının Osmanlı’yı “Gelin, bizleri de sizler idâre edin!” diye dâvet eylediği târihî bir gerçektir.
Zîrâ o sıralarda batıda Galileo gibi bir ilim adamı, İslâm kaynaklarından mülhem olarak «Dünyâ dönüyor!» dediği için îdâma mahkûm edilmiştir. Yine batılıların psikiyatrik hastalar hakkında:
«Bunların içine cin girmiş!» deyip de onları ateşe atmaları, ne büyük bir cehâlet ve cinâyettir.
Bütün bunlar gösteriyor ki, o zamanlar müslüman Türk’ün, ahlâk-ı dîniyye neticesi olarak herkese karşı gösterdiği iyilik ve insâniyeti, gayr-i müslimlerin, kendi dindaşlarından bile görmediği muhakkaktı.
L. H. Delamarre:
“İstanbul civarındaki gezintilerimde ben hep bu milletin lutufkârlığı ile misâfirperverlik aşkına şâhid oldum. Rast geldiğim hangi Türk’e yol sorsam, hemen bana rehberlikte bulunuyor, yiyecek ve içecek şeyler husûsunda elinden geleni saklamıyordu. Onların bütün davranışlarında mükemmel bir insaniyet ve kibârlık göze çarpıyordu.” der.
Dr. A. Brayer:
“Osmanlılar’da öyle bir rûh vardır ki, bu sayede onlar, her Hakk misâfirine mukaddes bir nîmet nazarlarıyla bakarlar.
Ev sâhibi, misâfirine evinin en güzel dâiresini tahsîs ederek her hizmetini canla başla yapar. Hattâ misâfiri hastalandığı zaman hekîme parasını dahî verir. Zîrâ misâfire masraf yaptırmayı ayıp saymaktadırlar. Misâfir, evden ayrılırken de orada kalmak suretiyle gösterdiği lutufkârlığın bir minnet ve şükrân hâtırâsı olarak ev sahibinden kendisine birkaç hediye de takdîm edilir.” der.
Temizlik ve Sıhhî Neticeleri
“Temizlik îmândandır!”
“Temizlik îmânın yarısıdır!” hadîs-i şerîflerini nefis hüsn-i hatlarla yazarak evlerinin ve ibâdethânelerin duvarlarına asan Osmanlılar, bunları daha ziyâde gönüllerine yerleştirerek kendilerine şiâr ve düstur edinmişlerdir.
Bu temizlik, hem maddî hem de mânevî olarak gerçekleştirilmiştir. Çünkü temizlik, dînî vazîfelerle iç içedir. Günde beş vakit namaz için abdest alınmak suretiyle yüzler, eller, ayaklar ve ağızlar mütemâdiyen temizlenmiş olurdu. Ayrıca her yemekten evvel ve sonra mutlakâ eller yıkanırdı. Oburca yenilmeyip doymadan sofradan kalkılırdı.
Temizlik husûsunun kusursuz olması için köylere varana kadar her tarafta hamamlar yapılmıştır. Türk evleri, son derece temizdir. Ayakkabılarla aslâ içeri girilmez. Her yer, namaz kılınabilecek derecede pırıl pırıldır. Evlerde hayvan beslemek diye bir şey yoktur. Hattâ kuş bile sokulmaz.
Bu güzel hasletlerin tabiî bir neticesidir ki Osmanlılar, umûmiyetle gürbüz yapılı, kuvvetli kimseler olarak tebârüz etmiştir. Batılıların kendi ifâdeleriyle o dönemdeki temizlik mahrûmu obur Avrupa’nın tek bir şehrinde bile bütün Osmanlı mülkünden daha çok sakat ve biçimsiz insanlar vardı.
Meşhur Louvre (Luur) sarayında helânın unutulmuş olması, o zamanki Avrupa’nın temizlik husûsundaki hâlini ortaya koymak için kâfîdir. Nitekim bir zamanlar Fransa’da şemsiyenin, sokağa atılan kirli su ve idrârdan korunmak için kullanılmış olduğu da rivâyetler arasındadır.
M. de Thevenot:
“Türkler sıhhatli yaşarlar ve az hasta olurlar. Bizim memleketlerdeki böbrek hastalıkları ve daha bir sürü tehlikeli hastalıkların hiçbiri onlarda yoktur. İsimlerini dahî bilmezler. Öyle zannediyorum ki, Türkler’in bu mükemmel sıhhatlerinin başlıca sebeplerinden biri de sık sık yıkanmaları ve yiyip içmedeki itidalleridir. Onlar, gâyet az yerler. Yedikleri de, hıristiyanlar gibi karma karışık değildir.” der.
Ricaut:
“Yemeklerden evvel ve sonra elleri yıkamak, Türkler arasında vazgeçilmeyecek derecede umûmî bir âdet hükmünü almıştır.” der.
J. B. Tavernier:
“Türkiye’de sofradan kalkılır kalkılmaz mutlakâ ellerle ağızlar yıkanır. Önünüze sıcak suyla sabun getirilir. Büyüklerin konaklarında ya gül suyu veya güzel kokulu başka bir su da ikrâm edilir. Bunlarla da mendilinizin bir ucunu ıslatırsınız.” der.
J. R. Durdent:
“Türkler, dînî bir vazîfe olarak günde beş vakit namaz kılmak ve birçok defa abdest almakla mükelleftirler. Onlar bu şekilde rûhen de temizleneceklerine inanırlar.” der.
Dr. A. Brayer de:
“Osmanlı, yıkanıp temizlenmeyi hiçbir zaman ihmâl etmez. Tâkatten düşse bile çocukları, uşakları veya hanımı vasıtasıyla yıkanıp temizlenir. Öldüğü zaman da cenâzesi bile şeriât ahkâmına göre yıkanıp temizlenmeden tabutuna konulmaz. Oysa Avrupalılar, hastalandıklarında veya tâkatten düştüklerinde temizlik kaygısını umûmiyetle unutuverirler. Ölünce de evinde bulunabilen en kötü beze sarılıp dikildikten sonra tabuta konulurlar. Âilesi cesedinin en sathî bir şekilde temizlenmesini aklından bile geçirmez.” demektedir.
Zâbıta Vukûâtı Olmayan Memleket
Husûsiyle Osmanlı Devleti’nin Anadolu ile İstanbul havâlisine münhasır olan kısımlarında herhangi bir zâbıta vukûâtına pek rastlanmamıştır. Nâdiren meydana gelen zâbıta vukûâtının da, umûmiyetle hıristiyan unsurlar ve bilhassa Rumlar tarafından tertip edildiği tesbit olunmuştur. Bu hakîkat, Osmanlılar’ın ahlâkî seviye itibariyle ne kadar ileri bir millet olduğunu göstermeye kâfîdir.
Gerçekten Osmanlılar’da yankesicilik, dolandırıcılık, hırsızlık, ihtikâr ve sahtekârlık tamamıyla meçhûl şeyler olmuştur. Öyle ki, evlerin kapıları her zaman ardına kadar açık bırakılabilir veyahut tahta bir mandalla tutturulabilirdi. Dükkânlar da aynı vaziyetteydi. Köyler ve Türkmen aşîretleri arasında da bu emniyet vardı.
Bunlardan dolayı eski Türk zâbıtası âdetâ işsiz bir zâbıta şeklindedir.
Avrupa müelliflerini asırlarca hayretler içinde bırakan bu ulvî ahlâk seviyesinin başlıca âmili, elbette ki Kur’ân-ı Kerîm’dir. Zîrâ diğer dînlere mensub kimselerde bu seviye görülmemektedir. Nitekim Daily News gazetesinde neşredilen bir mektupta batı hıristiyanlığının îkâz edilerek ibret almaya ve intibâha dâvet edilmesi de, bundandır.
Du Loir, Devlet-i Aliyye’de müşâhede ettiği emniyet ve asâyiş hakkında şöyle der:
“Bu memlekette hemen hiçbir cinâyet hâdisesi olmaz! Eğer bir-iki fevkalâde hâdise zuhûr edecek olursa, onlar da ya ânî bir feverândan yâhut da yol kesen haydutların şekâvetlerinden ibarettir.”
Baltacı’nın Prut seferi esnâsında, bir müddet Osmanlı ordugâhında da bulunmuş olan meşhûr seyyah A. de La Motraye:
“Ben Osmanlı mülkünde takriben ondört sene kaldım. Bütün şekâvetler gibi hırsızlığın da son derece nâdir olduğunu gördüm. Husûsiyle İstanbul’da hiçbir hırsızlık hâdisesi olmadığına şâhid oldum.
Yol kesip haydutluk yapanların cezâsı kazıktı. Ondört sene içinde bu cezâya altı haydut çarptırıldı. Bunlar da hep Rum ırkından idi. Türkler’de yankesicinin olduğu mâlum değildi. Bunun için ceplerin, el çabukluğundan korkusu yoktu…” der.
İngiltere’nin İstanbul sefirliğinde bulunmuş olan Sir James Porter, bir Türk ve İslâm düşmanı olmasına rağmen şunları söyler:
“Osmanlı’da yol kesme, ev soyma, dolandırıcılık ve yankesicilik gibi hâdiseler âdetâ meçhûl gibidir. Harp hâlinde olsun, sulh hâlinde olsun, yollar da evler kadar emîndir. Bilhassa anayolları takip ederek bütün Osmanlı mülkünü en mutlak bir emniyet içinde baştanbaşa dolaşabilmek her zaman mümkündür. Dâimî bir seyr u seferle yolcu adedinin çokluğuna rağmen vukuâtın fevkalâde azlığına hayret etmemek kâbil değildir. Nice yıllar içinde ancak nâdir hâdiselere tesâdüf edilebilir.”
Fransız generallerinden Comte de Bonneval:
“Haksızlık, tefecilik, tekelcilik ve hırsızlık gibi suçlara Türkler arasında rastlamak mümkün değildir. Gerek vicdânî bir akîdeden, gerekse cezâ korkusundan dolayı olsun, Türkler o kadar dürüstlük gösterirler ki, insan ister istemez onların doğruluklarına hayran kalır.” der.
A. Ubucini de şâhid olduklarını şöyle ifâde eder:
“Bu muazzam payitahtta dükkân sahipleri, herkesçe mâlum vakitlerde dükkânını açık bırakıp namaza gider. Geceleri evlerin kapıları alelâde bir mandalla kapatılır. Buna rağmen senede yalnız üç-dört hırsızlık vak’ası bile olmaz. Ancak ahâlîsi sırf hıristiyanlardan ibaret olan Galata ile Beyoğlu’nda ise hırsızlık ve cinâyet vak’alarının yaşanmadığı birgün bile geçmez.
Taşralarda da iffet ve istikâmet aynı derecededir. Son zamanlarda Daily News gazetesinde neşredilen mektubunda bir İngiliz seyyahının anlattığı şu menkıbeyi lütfen okuyun:
Bugün kendi eşyâmla arkadaşım olan eski bir Macar zâbitinin eşyâsını nakletmek üzre bir köylünün yük arabasını kiraladım. Sandıklar, port-mantolar, denkler, paltolar, kürkler, atkılar hep açıktaydı. Buralarda yatağın hayâli bile mevcût olmadığı için, ben, gece üstüne uzanmak üzere biraz kuru ot satın almak isteyince son derece nâzik bir Türk bana refâkat teklîfinde bulundu. Sonra da öküzlerini koşumdan çıkarıp bizim bütün eşyâmızla beraber sokağın ortasında bıraktı.
Ben onun uzaklaştığını görünce arkasından seslendim:
“–Burada birisi kalmalı!” dedim.
Yanımdaki Türk hayretle sordu:
“–Niçin?”
Ben de:
“–Eşyâlarımızı beklemek için.” dedim.
Müslüman Türk şu cevabı verdi:
“–Ne lüzumu var? Merak etmeyin; eşyâlarınız bir hafta gece-gündüz burada kalsa bile dokunan olmaz.”
Ben de bu söz üzerine ısrar etmeyip oradan öylece ayrıldım. Döndüğümde hayretler içerisinde her şeyi yerli yerinde buldum. Hem de o sıralarda o yoldan Osmanlı askerleri mütemâdiyen gelip geçiyordu.
Bu göz kamaştırıcı gerçek, Londra kiliselerinin kürsülerinden bütün hıristiyanlara îlân edilmelidir… İçlerinden bazıları belki rü’yâ gördüklerini zannedeceklerdir; ama artık uykularından uyansınlar!..”
Osmanlılar’daki dînî yaşayış, îmânı güçlendirdiğinden ve ictimâî dengeyi sağladığından hırsızlık ve gasba giden yollar vakıf müesseseleri ile kapanmış oluyordu. Maddî ve mânevî zaferlerin temelindeki müessir, helâl kazanç idi. Yavuz Sultan Selîm Han’ın:
“Şâyet askerlerimin torbasında yabancı bağlardan koparılmış meyve görseydim, Mısır seferinden vazgeçerdim. Haramla zafer elde edilmez!” sözü meşhurdur.
Eşsiz Doğruluk ve Nâmus
Osmanlılar, doğruluk husûsunda eşsiz, nâmus mevzûunda da son derece hassas bir gönül yapısına sahiptirler. Bu halleri, pek yüksek ve müstesnâ bir fazîlet arzeder ki, bu da, Kur’ân-ı Kerîm ile sünnet ahkâmına müsteniddir.
Diğer taraftan Osmanlı’da doğruluk ve nâmus anlayışı, yalnız kendilerine değil, ırk ve mezhep ayırımı yapılmaksızın bütün milletlere karşı tatbik edilen umûmî bir şuûr hâlindedir. Bu gerçeği birçok misâllerde görebilmek mümkündür. Fâtih Sultan Mehmed Han devrinde Osmanlı mülkünü tedkîk eden papazların, kızlarını bir medreseye gönderip de sabahleyin onlardan aldıkları Türkler’in nâmusları hakkındaki mâlumat ve benzeri gerçekler, kendilerini İslâm ile şereflendirecek kadar müessir olmuştur. Gerek sultanların tâlimatları, gerekse ahâlî ve askerlerin tavır ve davranışlarında pek bâriz bir şekilde görülen bu hassâsiyet, düşmanlarımız tarafından bile itiraf ve ikrâr edilmiştir.
Bu yüksek fazîletin yaşandığı Osmanlı’da tabiî bir netice olarak birçok ticarî ve iktisâdî muâmeleler senetsiz yapılmıştır. Tek bir kişinin yıllarca dağlardan altınlar naklettiği halde hiçbir tecâvüze uğramaması da, Osmanlı’daki eşsiz doğruluk ve nâmus mefhûmunun başka yerlerde misli görülmemiş bir tezâhürüdür. Memlekette görülen birtakım hîlekârlık, sahtekârlık ve eğrilik gibi menfîliklerin, müslüman ahâlîden ziyâde gayr-i müslimlere münhasır olduğu yabancılar tarafından da açıkça ifâde ve itiraf edilmiştir.
A. de la Motraye şöyle der:
“Türkler’in namuskârlığını ifâde etmek husûsunda bir an bile tereddüt edemem.
Ben dalgın bir kimseyim. Muhtelif dükkânlardan öteberi satın alırken bazen kesemi, bazen vakti anlamak için baktığım saatimi eşyâ yığınları arasında unuttuğum çok olmuştur. Bazen de vereceğim paranın iki mislini bıraktıktan sonra, dükkâncının fazla verdiğim parayı görmesine vakit kalmadan çekip gittiğim olur. Fakat şunu ifâde edeyim ki, benim bütün bu hâllerime rağmen Türk dükkânlarında hiçbir şeyim ve bir tek meteliğim bile kaybolmamıştır. Zîrâ dükkâncılar, vaziyeti anlar anlamaz peşimden hemen adam koştururlar. Eğer dalgınlığımın neticesini anladıktan sonra dükkâna dönememişsem, o zaman da unuttuğum şeyi iâde için ikâmetgâhımın bulunduğu Beyoğlu’na kadar adam gönderirler. Bu hâl bir kez değil, defalarca tahakkuk etmiştir.”
İsveç’in İstanbul sefirliğini yapan ve bu esnâdaki tedkîkleri ile Osmanlı müesseseleri ve teşkilatı hakkında yedi ciltlik bir eser yazan Mouradgea d’Ohsson:
“Osmanlı Türkleri, diğer fazîletleri kadar nâmuskârlık, dürüstlük ve doğruluk gibi Kur’ân’ın en kıymetli ahkâmına dayanan meziyetleri itibariyle de şayân-ı takdîrdirler. Onların medh ü senâ edilecek meziyetlerinden biri de, verdikleri söze sâdık olmalarıdır. Onlar, başkalarını aldatmaktan ve emniyeti suistimal ile birkısım insanların saflığından istifâdeye kalkışmak ve istismar etmekten büyük bir vicdan azâbı duyarlar. Kendi aralarındaki bütün muâmelelerine yerleşmiş bulunan bu kemâli, hangi dîn ve mezhebe mensub olursa olsun, bütün yabancılara karşı da aynı şekilde gösterirler. Bu noktada müslimle gayr-i müslim arasında hiçbir fark gözetmezler. Çünkü onlar, her türlü gayr-ı meşrû kazançları İslâmiyet bakımından haram sayarlar ve meşrû olarak kazanılmamış bir servetin ne bu dünyâda, ne de âhırette hiçbir hayrı olamayacağına kat’î surette îmân ederler.” demektedir.
A. L. Castellan’ın Osmanlı’daki eşsiz namusa dâir anlattığı şu hâdise, çok ibretlidir:
“Dostlarımdan biri anlattı:
İçinde bin kuruş bulunan bir torba ile İstanbul’dan Beyoğlu’na dönüyordum. Tophane İskelesi’ne çıkarken torbam yırtıldı. İçindeki bütün paralar da dökülüp rıhtımın üstüne dağıldı, bazıları da denize yuvarlandı. Ben «eyvah» bile diyemeden hemen oradaki halk, paraların üstüne üşüştü. Herkes bulabildiği kadar topluyordu. Ben şaşkınlıktan donmuş bir vaziyette ne yapacağımı bilemiyor, sadece bu hareketleri büyük bir endişe içinde takip ediyordum. Ne göreyim! Herkes, topladığı paraları deniz kenarında kalan torbama koyuyordu. Bunun üzerine içim biraz ferahladı. Hattâ kayıkçılar da, suya dalıp, denizin dibine gitmiş olan kuruşları çıkarmışlardı. Bütün bunlara karşı cömertlik göstermek istedimse de vazîfelerini yapmış olduklarından bahsederek her biri bir tarafa çekildi. Zaten o kadar kalabalıktılar ki, hepsine bahşiş yetişmezdi. Toplanan bütün paralar torbaya konduktan sonra bir hamal da onu yüklenip doğru evime kadar götürdü. Eve girdikten sonra büyük bir merak içinde paramı hemen saymaya başladım. Birçok ziyâna uğramış olduğumu zannediyordum ki, bin kuruşumun da tam olarak torbada olduğunu görünce hayretler içinde kaldım. Gözlerime inanamadım; bir daha saydım. Evet tek bir kuruşum bile eksik değildi.”
Charles Mac-Farlane, bir Türk düşmanıdır. Buna rağmen şu itirafı yapmaktan kendini alamaz:
“Dostum M.W’nin yemiş mevsiminde Çeşme ile İzmir arasında ekseriyetle ulak olarak kullandığı Bucalı Mustafa isminde fakir bir köylü vardı. Bu adamcağız altın torbalarını yüklenerek İzmir’den umûmiyetle akşamları hareket eder, bütün gece yol yürür ve sarp dağlar aşmak suretiyle otuz fersah gittikten sonra ertesi sabah kıymetli yüküyle Çeşme’ye varırdı. Bazen yolun bir kısmını katır üstünde katettiği olurdu. Fakat dağlara yaklaşınca daha çabuk gitmek için hayvanından inerdi. Sisamlılar’dan başka korktuğu yoktu. Fakat Mustafa onlara hiç rast gelmediği için, hiçbir zaman karşılaşmayacağına hükmediyordu. İşin asıl şaşılacak tarafı, yol boyunca herkesin onu tanıması ve taşıdığı yüklerin ne olduğunu bilmeyen kalmamasıydı. Buna rağmen İzmir tâcirleri içinde parasını o kadar tehlikeli bir yoldan göndermekte tereddüt eden yoktu…”
Fransız şâiri Lamartine de, seyahatnâmesinde İstanbul’dan ayrılırken Eyüb Sultan’da bir kahvenin önünden hareket edişini şöyle anlatır:
“… Yola çıkışımızı seyretmek için halk etrafımıza toplanmıştı; fakat hiçbir hakârete uğramadığımız gibi eşyâmızdan da hiçbir şey zâyî olmadı. Osmanlı’da doğruluk, sokaklarda dahî bir fazîlet hâlindeydi. Kahvenin önündeki ağaçların altında oturanlar ve yoldan gelip geçen çocuklar, at ve arabalarımıza eşyâlarımızı yüklerken bize yardım ettiler. Yere düşen öteberilerimizi ve unuttuğumuz şeyleri toplayıp kendi elleriyle bize getirdiler.”
Hayâ ve Tevâzû
Îmândan bir şûbe olan hayâ ve buna bağlı olarak gönle yerleşen tevâzû, Osmanlı’nın mümtaz vasıfları arasındadır. İffet ve ismet mefhûmunun hayata tatbiki husûsunda Osmanlılar, son derecede hassas davranmışlar ve bu sayede cemiyet nizâmını ayakta tutabilmişlerdir. Edeb ve hayâ ile tevâzûnun menbaı olan İslâm’a pek sıkı bir şekilde bağlılık göstermişler, birçok mevzûda olduğu gibi bu hususlarda da aslâ tâviz vermemişlerdir. Öyle ki, bir kadının saçına uzanmaya yeltenen kâfir elini, bir harp sebebi saymışlardır. Onlar, hayâ esaslarına riâyetle yükselmiş ve öz benliğini koruyabilmişlerdir. Bugünkü tâbirle o yapının halkı; “temiz toplum” hâlinde târihte tebârüz eden müstesnâ bir mevkii hâiz olmuşlardır.
Mouradgea d’Ohsson:
“Hayâ esasları, her müslümanı erkek ve kadın vücûdunun bazı kısımlarını hem açmaktan hem de bakmaktan meneder. Buna, ancak kat’î bir zarûret hâlinde cevaz verir..
Mecbûriyet hâlindeki bu cevaz; hekim, cerrah, ebelere ve sünnetçilere münhasırdır. Ancak bunlar bile yalnız kendi hizmetlerine ihtiyaç gösteren kısma bakabilirler.
Hayânın kalın bir perdeyle kapladığı kısımlar müstesnâ olmak üzere erkek erkeğe kadın kadına bakabilir. Fakat yine de eğer muhayyileleri doğru yoldan saptıracak bir hâl mevzubâhisse gönüllerini her türlü iğvâ tehlikesinden muhâfaza etmek üzere derhal gözlerini yummak mecbûriyetindedirler.” demektedir.
A. Brayer şöyle der:
“Müslüman Türkler arasında hayânın bir neticesi olarak kibir ve gurur âdetâ yok olmuştur. Çünkü kibir ve gurur, İslâm’ın pek şiddetli bir şekilde yasakladığı menfîliklerdendir. Şöyle buyurulur:
“Yeryüzünde sakın azametle yürüme, insanlardan nazarlarını gururla çevirme!”
“Mütekebbir ve mağrûr olandan Allâh nefret eder!”
“Harekâtında mütevâzî ol, yavaş sesle konuş!”
“Kibir cehâletten ileri gelir, âlim aslâ mağrûr olmaz.”
“Tevâzû insana necâbet verir.”
Bundan dolayıdır ki, Osmanlı’nın yürüyüşünde vakar ve ihtişâm olmakla beraber aslâ kibir ve azamet yoktur. O, dâimâ yavaş sesle konuşur. El ve kol hareketlerinde hiçbir zaman mütehakkimâne bir edâ sezilmez. Hizmetinde tatlılık ve kolaylık vardır.”
Ağırbaşlılık, Ciddiyet ve Vakar
Osmanlılar, tevâzû ve mahviyyetleri kadar ağırbaşlılık, ciddiyet ve vakarları ile de tebârüz etmişlerdir. Bu güzel hâlin neticesi olarak da kahkahalarla gülmek, hafiflik telâkkî edilmiş; mütebessim olmak, bir tabîat-i asliyye hâline gelmiştir.
O vakur insanlar, gevezelikten hoşlanmaz, fikirlerini kısa ve vecîz olarak ifâde ederlerdi. Ağırbaşlı oldukları için hâdiseler karşısında heyecanlanmazlardı. Gürültü-patırtı etmeyi ve bağırıp çağırmayı da sevmezlerdi.
Bu mükemmellik, sadece büyüklerde değil, seviyeleri nisbetinde küçük çocuklarda bile müşâhede edilirdi. Çocuklar, her yerde olur olmaz gürültü ve patırtı etmezlerdi. Büyüklerin yanında yavaş konuşurlardı. Kimseyi rahatsız etmeyecek oyunlar oynarlardı.
Th. Thornton, müşâhedelerini şöyle anlatır:
“Türkler, ağırbaşlı ve sâkin görünürler. Eğlenceleri bile sükûnet içinde geçer. Neş’e ve şenliğin gürültülü olanlarını, çılgınlık sayarlar. Sükût ve sükûnetten ayrı bir zevk alırlar. Hareketlerinin ağırlığında bir haşmet ifâdesi vardır. Hayatlarının ciddî işler hâricindeki ânını sağda solda tüketmeyip istirahate ayırır ve zindeliklerini muhâfaza ederler. Erken yatar, gün doğmadan da kalkarlar.”
Ubicini de:
“… Umûmiyetle yakışıklı, gürbüz, mütenâsip endamlı ve son derece temizdirler. Gıdâları bol değildir, ama sıhhîdir. Yegâne içecekleri, sudan ibarettir. Tahsilleri umûmi mâlumat bakımından sathî, fakat kendi meslekleri bakımından mükemmeldir. Her şeyden evvel müslümanlığın husûsiyetlerini tahsîl ederler. Böylece, o hayran bırakan zarif incelik ve o nâzikâne vakara sâhip olurlar. Bizim büyük şehirlerimizdeki esnaf takımının kaba tavırları ve lâubâlilikleri ile bunların kibarlıkları arasında dağlar kadar fark vardır.” demektedir.
Âile Terbiyesi
Osmanlılar’ın sahip oldukları müstesnâ ahlâkî kıvama gelişlerinde hiç şüphesiz ilk ve en müessir rolü, âile yapılarındaki sağlamlık üstlenmiştir. Nitekim zaman zaman devlet bünyesinde görülen çatlaklıklar, âile sayesinde cemiyette görülmemiş ve bu millet en zor dönemlerde bile içinde bulunduğu hâlden rahatça silkinip ayakları üstünde durmasını bilmiştir.
Osmanlı’da âile sağlamlığını te’min eden başlıca âmil, yine Kur’ân-ı Kerîm ve sünnet-i seniyyedir. Buna göre erkek ve hanım, istîdâd ve kâbiliyetlerine göre toplumda yerini almıştır. Erkek, rızkı te’mîn için hâricî hizmette; hanım ise, âile yuvasını ve nesli muhâfazada vazîfe görmüştür. Bu güzel taksîmâtın bir bereketi olarak da:
“Büyüklere hürmet ve itâat, küçüklere şefkat ve muhabbet” teşekkül etmiştir.
Bir âilede; evin reisi sıfatıyla babanın, onun refîkı sıfatıyla ananın ve onların gözlerinin nûru olarak da evlâdlarının vazîfeleri ayrı ayrı ve en mükemmel surette belirlenmiştir. Husûsiyle çocuklar, ana-babalarına karşı hürmet, itâat ve gerekli hizmetle mükelleftir. Eğer ayrı yerlerde ya da muhtelif şehirlerde yaşıyorlarsa, küçükler için «sıla», yâni ana-babanın olduğu yere gidip onları ziyâret etmeleri ve onların gönüllerini almaları mecbûriyeti vardır.
Dr. A. Brayer, Osmanlı mülkünde müşâhede ettiği fazîletler karşısında şöyle der:
“Osmanlı’da çocuklar, yetişip kemâl yaşına geldikleri zaman ana ve babalarının yanlarında bulunmakla iftihar ederler. Ana-babaları küçükken kendilerine nasıl şefkat gösterdilerse, çocuklar da aynı şekilde mukâbele etmekle bahtiyar olurlar. Oysa diğer memleketlerde çok defa çocuklar olgunluk çağına girer girmez, ana ve babalarından ayrılırlar. Mâlî menfaatleri hususunda onlarla çekişe çekişe münâkaşa ederler. Hattâ bazen kendileri refâh içinde yaşadıkları halde onları sefâlete yakın bir hayat içinde bırakırlar. Bunlar, ana-babalarına karşı onların kendilerine çok ihtiyaçları olduğu bir devrede âdetâ yabancılaşırlar.”
A. Ubicini de:
“…Cum’a günleri veya bayram günleri bir baba, oğlunu elinden tutup dışarıda gezdirir. Adımlarını da çocuğun adımlarına göre ayarlar. Evlâdının yorulduğunu görürse, omuzlarına alır ya da bir aralık dinlendiği kahve pikesinde yanına oturtur. Onunla pek derin bir şefkatle konuşur. Çocuğun bütün hareketlerini dikkatle takip eder. Çocuğun yanında bulunan gençler ve ihtiyarlardan tiryaki olanlar sigaralarını bırakırlar, onlar da çocuğa gülümserler ve ileride millet ve memlekete faydalı bir kimse olması yolunda temennî ve teşvîklerini dile getirirler.” demektedir.
Pierre Loti’nin Müşâhedeleri
Meşhur Fransız edîbi Pierre Loti, dîni, kültürü ve ırkı başka olduğu halde İstanbul’da yaşayan Türkler’in, İslâmî, nezih ahlâk ve âdâblarının hayranı olmuş dâimâ yazılarında bu duyguları tasvir etmiştir. Der ki:
“Müslüman Türkler’in hayatları, kelimenin tam mânâsı ile başka bir dünyâdır. Dünyânın başka hiçbir evinde, bir erkek hanımına bu derece saygılı ve hayran olamaz! Bu gerçeğin sırrı, Türk evinin, kadını tarafından hazırlanışındadır. İddiâ ederek söylüyorum: Bir Müslüman Türk’ün evinde odalar bile özel ve maksadlı bir renk âhengi ve döşeme üslûbu ile hazırlanmıştır.
Evin sâhibesi olan kadının giyinişi, başındaki örtüden ayaklarında bulunan nefis işlemeli kumaşlı terliklere kadar âhenk içindedir. Kadın evine o kadar düşkün, temizliğine o kadar meraklı, kocasının ev hasretini giderecek öylesine bir zekâ ve eğitime sahiptir ki, evin erkeği akşam üzeri büyük bir hasretle kapıdan girer. Kadının temizliği maddî plânda bir çiçek kadar saftır. Bu madde temizliği kadının rûh temizliğinden gelir. O kadın içki, kumar ve dış dünyâyı bilmez.”
Bu cümlelerden anlaşılıyor ki;
a. O zamanın kadınları, modanın peşinde müsriflik ve zarâfetsizlikte bulunmaktan uzaktır. Zevk-i selîm sahibidir. Bilirler ki Cenâb-ı Hakk, her kulunu ayrı şekilde yaratmıştır. Kimi kısa, kimi uzun, kimi şişman, kimi zayıf, kimi esmer, kimi kırmızı, kimi sarıdır. Birine yakışan diğerine yakışmaz, zevkler de sonsuzdur. Bu zevkler deryâsını bırakıp da, moda diye acâyip kıyafetlere girmek ne kadar gülünçtür; bilgisizlik, anlayışsızlık ve şahsiyet zaafıdır.
b. Hakîkî temizlik, rûhtan akıp gelen sâf temizliktir. Bu rûhî temizlik olmadan maddî temizlik bir şey ifâde etmez. O halde rûhî temizlik ile maddî temizlik beraber yürütülmelidir.
c. Dış dünyâyı bilmeyen bir kadın, tecessüs illetinden de kurtulmuş olur. Evinde mes’ûd bir hayat yaşar. Gönlünü Cenâb-ı Hakk’a, kocasına, çocuklarına bağlar. Zihnini fuzûlî şeylerden koruduğu için rahat ve huzurludur. Dolayısıyla ahlâklıdır. Böyle olunca yuvasının hürmete şâyân, şerefli bir unsuru olur.
Buraya kadar anlattıklarımız, Osmanlı Devleti’nin kâh yükseliş, kâh ihtişâm, kâh da gerileme ve yıkılış dönemlerini içine almaktadır. Şunu ifâde etmelidir ki Osmanlılar’ın, bu güzel meziyet ve ahlâkî seviyeyi son demlerinde de kısmen göstermiş olmaları pek dikkat çekicidir. Böylesine bir zirveyi gerçekleştirebilen o muazzam yapıyı daha iyi tanıyabilmek için onun târih sahnesinden çekiliş demlerinde bile gösterdikleri ahlâkî seviyeyi ibret nokta-i nazarından îzâh etmeyi uygun gördük.
Son Osmanlı Toplumu
Mûsâ Topbaş Efendi, çocukluk yıllarında şâhid olduğu son Osmanlı toplumunun ahlâk, nizâm ve seciyyesini şu şekilde nakleder:
Takriben yedi sekiz yaşlarında idim. Çocukluğumun Erenköyü’nde geçmesi bakımından, o zamanın bilhassa Erenköyü’ndeki halkın birbirlerine karşı, samîmiyet, muhabbet ve nezâketlerini düşündüğümde, günümüzle mukâyese eder de, çok üzülür ve müteessir olurum.
Bir âile fertleri gibi herkes, birbirini candan ve samîmî bir şekilde severdi; birinin neş’esi hepsinin neş’esi, birinin kederi hepsinin kederi olurdu. Düğünlere, derneklere herkes iştirak eder, gönül hoşluğu ve gönül sohbetleri ile güzel günler geçirilirdi. Hastalar ziyâret edilir, hediyeler, tatlı ve tesellî edici sözler ve güler yüzlerle kederleri izâle edilirdi. Garîblere, yoksullara, darda kalmışlara ve kimsesizlere Allâh rızâsı için, herkes elinden geldiği kadar severek yardımda bulunurdu.
Zenginlerin kesesi fakirler hesabına dâimâ açıktı. Şefkatli doktorlar çoktu. Onlar, bir baba şefkatiyle hastaları muâyene ederler, çok zaman fakirlerden para almazlar, îcâb ederse ilâç parasını dahî ceplerinden öderlerdi. Yangın olduğunda o zamanın tulumbacıları ve külhanbeyleri bile harekete geçer, yıldırım hızıyla uzak semtlerden gelirler, söndürme husûsunda yardımcı olurlardı.
Bu fedâkâr insanların hatırlarına, mal çalması, kötülük etmek gibi en ufak bir şey gelmezdi. Bu gibi yardım ve hizmetler, farz-ı ayın telâkkî edilirdi. Aynı semtte bir cenâze vukûunda bütün mahalle halkı iştirâk ile cenâze sahiplerini tesellî ederler ve o kederdîde ev halkına günlerce yemek taşırlardı.
Herkes birbirine karşı saygılı idi. Nezâket, nezâket, edeb gene edeb sezilirdi. Şimdiki gibi bilgisiz okur yazarlar ile nezâket mahrûmu ve halkını küçük gören öğretim üyeleri yerine, ümmî, bilgili, görgülü, hatırşinas insanlar çoktu. Yaşlı ile genç, zengin ile fakir kardeş sayılırdı. Zenginler de mütevâzî insanlardı. Mahallelerindeki dul ve yetimler, onların himâye ve te’mînâtı altında idi. Yedikleri, içtikleri, giydikleri ile övünmezlerdi. Verenin Hakk -celle ve alâ- Hazretleri olduğunu bildikleri için, şükürleri boldu. İsraftan kaçarlar, birikenlerle fakirleri, dulları ve yetimleri korurlardı. Evlenemeyen gençlere evlenme husûsunda maddî-manevî yardımda bulunmaktan büyük bir zevk alırlardı.
Hasedçilik, çekememezlik, gıybetçilik gibi kötü hareketler nâdirdi. Şâyet böyle bir şeye cür’et edecek olan olursa, muhâtablarından ters tepki husûle gelebileceğini bilir, halkın nazarında itibardan düşmekten korkardı.
Farzdan sonra en mühim ibâdetin, “mü’minlerin gönüllerini almak” olduğunu bilirlerdi. Ağızlarından hep tatlı, rûhu teskin edici sözler sarf ederek evliyâ menkıbelerinden misâller verirlerdi.
Kimse, kimse ile çekişmez, uğraşmazdı. Kimse kimseyi küçümsemez, hor görmezdi. Küçükler büyükleri sayar, büyükler de küçüklere karşı şefkatle muâmele ederlerdi. Ana-baba hukûkuna son derece dikkat edilir, onlara karşı itâatte kusur edilmezdi.
Büyükler de, küçüklere karşı dikkatli olup, şımarmasınlar, istikbâlin ciddî, vakarlı ve mütevâzî insanları olsun diye onların yanında hafif hareketlerde bulunmazlardı.
Evin hizmetçisine, çok güzel muâmele edilir, nezâketli davranılırdı. Hizmetkârlar, aynı sofrada yemeklerini yerler, kendilerine tahsis edilen ayrı temiz odalarda yatarlardı. Bu güzel muâmele karşısında da kendilerini evin aslî bir ferdi sayarak, tenbel tenbel bir kenarda oturmayıp istikamet üzere hizmet ederlerdi. Kat’iyyen başka bir kapıya gitmek hatırlarından geçmezdi. Hattâ böyle bir teşebbüs çok ayıp ve nankörlük sayılırdı.
Hizmetkâr genç ise evlendirilir, yaşlı ise ancak cenâzesi o kapıdan çıkardı.
Çocuk terbiyesine çok önem verilirdi. Çocuklara Allâh sevgi ve korkusu, Peygamber ve dîn muhabbeti aşılanırdı. Sevdirerek ibâdet ve infaka alıştırılırdı. Ayrıca çocukların her arzusu yerine getirilerek şımartılmaz, edeb ve terbiyeli olmalarına ihtimâm gösterilirdi. Dâimâ dînî, millî, ictimâî telkînat yapılır, güzel ahlâklı, hayâlı ve dürüst olarak yetiştirilmelerine gayret sarf edilirdi.
Âile fertleri, muayyen zamanda hep beraber büyük bir muhabbet içinde yemeklerini yerlerdi. Anne ayrı, baba ayrı, çocuklar ayrı ayrı saatlerde yemezlerdi. Akşamdan sonra ekseriyetle evde kalınır, bazen akraba, ahbâb ziyâretlerine hep beraber gidilir, bazen de misâfir gelirse onlara güler yüz, tatlı dille ikrâmlarda bulunurlardı. Evde kalındığı zaman da çocukların anladığı şekilde hasbihaller yapılırdı.
Çocuklar izinsiz olarak hiçbir yere gidemezler, izin aldıklarında da söz verdikleri saatte evlerine dönerlerdi.
Caddelerde “Vatandaş, yerli malı kullan!” diye levhalar asılı olurdu. Yerli sanayi tekâmül etmediği halde her vatandaş yerli malı kullanırdı. O zamanki mamuller, cins bakımından bugünkü kadar kaliteli değildi. Bilhassa erkek kumaşları yerli yünden îmâl edildiği için kaba ve sertti. Buna rağmen herkes seve seve yerli kumaş giyerdi. Yerli malı giymek, kullanmak iftihar vesîlesi idi. Tek tük yabancı malı kullananlar olurdu. Onlar da ayıplanır, kendilerine âdetâ vatan hâini gözüyle bakılırdı.
Bugünkü yerli mamuller, her bakımdan kaliteli ve en iyi cinsten olmasına rağmen, gerek dış propagandaların te’sîri, gerek bugünkü halkımızın rûhî, dînî ve millî çöküntüsü bakımından maalesef istenilen rağbeti görmüyor. Fakat yazık ki dış memleketlerden gelen hatâlı, çürük mallar dahî kapışılıyor, daha yüksek fiyatlara alınmakta beis görülmüyor!..
Diğer taraftan o zamanlar isrâf, savurganlık diye bir şey yoktu. Herkes bütçesini, gelirine göre ayar ederdi. Hatta me’murlar derece ve sınıflarına göre giyim eşyâsı, yağ, sabun vesâire alırlardı. Meselâ, az maaşlı bir me’mur, yüksek maaşlı me’murun kullandığını kullanmaz, yediğini yemez, giydiğini giymezdi. Fakat mes’ûddular, müreffeh idiler.
Bugünkü şımarıklık, hazımsızlık ve yarışmanın yüzde biri bile yoktu. O günün insanları, bugünün bencillik ve hoyratlığını görselerdi, dilleri tutulur, söz edemezlerdi.
Maddecilikten uzak bir hayat yaşadıkları için rûhî sıkıntılar görülmüyordu; psikiyatri hastası yok kadar azdı. Hele o avâm telâkkî edilen tulumbacılar, külhanbeyler, balıkçılar, arabacılar ve emsâli zümre bile o kadar nâzik bir lehçe ile konuşurlar idi ki, târifi mümkün değil. Keşke hayatta olsalardı da bugünkü cemiyet insanlarının kaba, haşin ve duygusuz hareketlerini görselerdi de nezâket, terbiye ve âdâb-ı muâşeret dersi verselerdi. Konak ve yalılardaki bahçıvanlar dahî vakarlı, ciddî, emniyetli insanlardı. Hem bahçeleri zevk-i selîm üzere tanzîm ederler, hem de vekîl-i harçlık ederlerdi.
Günlük satışını yapan esnaf, müşterinin diğer esnaftan alışveriş ettiğine üzülmez, bundan bilakis bir gönül rahatlığı ve huzur duyarak ihtirastan uzak bir hayat yaşardı.
Çünkü herkes birbirini yapmacık olarak değil, ciddî ve samîmî bir gönülle severdi.
Köşkler ve yalıların sahipleri ekseriyetle seciyeli, muteber insanlardı. Bu binâlardan fakir olsun zengin olsun herkes istifâde ederdi. Selâmlık kısmında evin efendisi, harem kısmında da evin hanımefendisi bulunur, misâfirleri ağırlarlar, ikrâm ederlerdi. Fakir-zengin tefrîki yapılmaz idi.
Misâfirlerin giriş, çıkış zamanları belli idi.
Bugünkü helâl-haram demeyip, mal toplama yerine o günlerde kanâat vardı. Herkes kendisinden evvel, komşu ve yakınlarının menfaat ve rahatını düşünürdü. Âile hayatında erkek, âilesini taltifkâr lâkaplarla çağırır, kendisine lâyık olan nezâket ve şefkati gösterirdi. Allâh’ın emirlerini beraberce noksansız olarak îfâ etmeğe sa’y ü gayret ederlerdi.
Evin hanımı da kocasına karşı çok itâatli idi. Olur olmaz şeylere itiraz etmez, her hususta kocasına yardımcı olurdu. Kocasının alamayacağı şeyler için ısrar etmezdi. Bu sebeple bütçelerinde açık olmaz, mâlî sıkıntıya düşmeden mes’ûd ve bahtiyar bir şekilde ömürlerini idâme ettirirlerdi. Giyim ve ev eşyâları itinâ ile kullanılır, eskidi diye hemen atılmaz, değiştirme sevdâsına düşülmezdi. Seâdet, para-pul, makâm ve mevkîde değil, kalb huzûrunda idi.
“Evini cennet yapan, dişi kuştur!” tâbiri meşhurdu. Anneler, kendileri müsrif olmadıkları için çocuklarına da aynı duyguyu aşılarlardı.
Bu duyguyu alan çocuğun cebinde dâimâ para bulunur, ancak vâlideynleri tarafından kendilerine isrâf edip vara-yoğa harcamamaları, kimseden ödünç istememeleri, hem de fakirlere elden geldiği kadar yardım etmeleri telkîn edilirdi. Böylece çocuklar, diğer-gâmlığa alıştırılırlardı.
Kul hakkından, borçlanmaktan ve borçlu kalmaktan çok korkulurdu. Borçlu olan açlığa bile râzı olurdu da gene borcunu vaktinde öderdi. Bu ahlâka sahip olduğu için istediği zaman herkesten ödünç alabilirdi. Çünkü dürüsttü, istikamet ehli idi.
Kadın, evin hanımı olarak evin işleri ve çocuklarının terbiyesi ile mükellefti. Erkek de dış işleri ile meşgul olur, evin ihtiyaçlarını te’min ederdi.
Güzel bir dînî terbiye ile yetişen çocuk, gençliğinde değil âsî olmak, bilakis herkesin takdirini kazanan, herkes tarafından sevilen cemiyetin bir rüknü olurdu.
Kur’ân-ı Kerîm ve dîn dersi hocalarına ve hürmete şâyân zevâta çok hürmet gösterilirdi. Onlara yapılan ta’zim, diğer insanlara yapılandan ziyâde olurdu.
Yemek mevzûu bugünkü gibi zihinleri işgal etmezdi. Herkes önüne ne konursa onu yer, Allâh’a şükrederdi. Kuru ekmek dahî yenilse büyük bir huzur içinde yenilir ve yemekten sonra “hamd duâsı” ihmâl edilmezdi. Pederimiz oldukça varlıklı olmasına rağmen çok günler et yemediğimiz olurdu da, yiyemedik diye bir noksanlık duymazdık. Ayrıca lüzumundan fazla tıka basa yenilmezdi. Ete karşı bugünkü gibi aşırı düşkünlük yoktu. Mide, kalb, mesâne ve ruhî hastalıklara pek ender tesâdüf edilirdi. Her semtte ancak bir doktor olurdu. O da o mahalleye kâfî gelirdi. Herkes namaz kıldığı, az yediği ve fazlaca yürüyüş yaptığı için, adaleler harekette olması bakımından, kireçlenme ve romatizma hastalıkları da az görülürdü.
Cum’a günleri hafta tatili idi. Bütün resmî dâireler, mektepler, husûsî ve umûmî bütün müesseseler kapalı olurdu. Kimi istirahat eder, kimi gezerdi; bağlık-bahçelik ve ormanlık yerler tercih edilirdi. Kimi de evinin noksanları ve yapılacak işleri ile meşgul olurdu. Halkın çoğu yeni elbiseler giyerek Cum’a namazına giderdi. Bilhassa Eyüp Sultan Câmii çok kalabalık olurdu. Cum’a namazı hutbesi kısa okunur, fazla uzatılmazdı. Farzdan sonraki on rekât da huzurla kılınır, tavuğun yem kaptığı gibi yatıp yatıp kalkılmazdı. İmâm efendiler, bu hususda çok dikkatli ve hürmetli idiler. Namazın sebep ve gâyesinin ne olduğuna âşinâ idiler.
Çiçek sevgisi vardı. Herkes kendisi yetiştirir, büyütürdü. Memleket yeni işgal altından kurtulmuş olduğundan yaşanan umumî fakirlik dolayısıyla çiçek yetiştirmek için saksı bile bulunmazdı. Ancak konserve kutuları gibi şeylerden istifade edilirdi. Meraklıları kendi emekleri ile yetiştirdikleri o çiçeklerdeki âhenklik, revnaklık ve kokuyu rûhlarına sindire sindire seyreder ve koklarlardı.
O zamanın asil ve görgülü hanımefendileri, bugünkü pek lüks aldatıcı ambalaj içinde türlü türlü cildi tahriş edici, zehirleyici, esans, krem ve pomatlar yerine gül suyu kullanırlardı. Yetmiş-seksen yaşındaki ihtiyar annelerin bile ciltleri ve yüzleri ter ü taze ve nûrlu idi. Zamanımızdaki hanımlar ise, bir yandan ibâdetin nûrundan mahrûmiyet, diğer yandan da ciltleri kozmotiklerle tahrîş neticesinde erken yaşlarda ihtiyarlamaya başlamaktadırlar.
O zamanlar Ramazan-ı şerîf, sabırsızlıkla beklenir, kavuşunca da herkes, oruçlarını büyük bir zevk içinde tutarlardı. Teravih namazlarında câmîler hınca-hınç dolardı. Gayr-i müslimler bile anlayış gösterirler, müslümanlara hürmeten yemeklerini gizli yerlerdi.
Milâdî sene başlarında ormanları tahrib demek olan onbinlerce çam ağaçlarını keserek hıristiyan âdeti üzere odalarına dikip de önündeki mükellef sofralarda hindi dolmalarını midelerinden aşağı geçiren duygusuz bir mutlu azınlık yoktu.
O demler, şimdi yapılan kaba, kalb kırıcı şakalar yerine duygulu, ince nükteli latîfeler yapılırdı. Meclislerde çaylar, kahveler, gül şerbetleri ve menba suları içilir, tarihi ibret verici menkıbeler anlatılır, salâhiyetli kimse tarafından şiirler okunurdu.
Asık yüzlülük, saygısızlık ve nâdânlık yoktu. Herkes şendi, güleryüzlü ve neş’eli idi. Bayram ve kandil günlerine hürmet edilirdi. Bu mübârek günlerde herkes birbirini ziyâret eder, Kur’ân-ı Kerîm ve mevlid-i şerîf okunur, bu suretle birçok ev ve konaklar bu lâhutî nefhadan hisselerini alırlardı.
Herkes hediyeleşirdi. Misâfirlere izzet ve ikrâm ile gönüller tatyîb edilirdi. Zarûret olmadan büyüklerin ve hürmete şâyân kimselerin yanında yüksek sesle konuşmak, çok ayıp ve nezâketsizlik sayılırdı. Çocuklar âilelerinden aldıkları terbiye îcâbı baş köşeye oturmazlardı.
Balı, onun tadını bilmeyen kimselere nasıl tarif edemez isek, o günlerin de tasvirini yapamayız. Hulâsa o günler, bugün hayâl dahî edemeyeceğiniz lâhutî demlerdi, âlemlerdi.
Osmanlı Nesli ile Şimdiki Nesil
Arasında Küçük Bir Mukâyese
İfâde etmelidir ki, hıristiyan âlemi ile muhârip bir durumdaki Osmanlı Devleti hakkında batılılar, bugün de olduğu gibi hemen her safhada müşterek bir husûmet hâlinde idi. Buna rağmen içlerinden çıkan birtakım seyyâh, diplomat ve nâdiren de devlet adamı gibi “hasım” hüviyetli kimselerin, kendi milletlerini îkâz ve irşâda vesîle olmak kasdıyla da olsa Osmanlı ahlâk, âdâb ve adâletiyle onun nizâmındaki üstünlüğünü vicdânî bir hayranlık ve takdirkârlıkla terennüm etmeleri, bugün asıl bizim için ibretli olsa gerektir. Çünkü maddî küçülüşle birlikte mânen ne meziyetleri de kaybetmiş bulunduğumuz, ancak bu itiraflar çerçevesinde daha berrak bir şekilde tezâhür edecektir. Bu keyfiyeti, Mekke’de bir küçük mescidde bundan birkaç yıl evvel bir cum’a hutbesinde Arap bir hatîbin, âdetâ bir “sehl-i mümtenî” tarzındaki şu ifâdeleri ne kadar mânidar bir şekilde açıklamaktadır:
“Ey mü’minler!
Bir milletin, Allâh yolunda olduğu, O’nun emirlerine sıkı sıkıya bağlı bulunduğu, Kur’ân’ın muhtevâsındaki ahlâk ve insaniyyetin canlı bir timsâlini gerçekleştirdiği ve i’lâ-yı kelimetullâh yolunda cihâd üzre yürüdüğü zaman nasıl azîz olduğunu ve bunun aksine bir yolda yürüdüğü zaman da nasıl zelîl bir hâle düştüğünü anlamak isteyenler, bir muazzam Osmanlı’ya, bir de onun bugünkü nesline baksınlar! Onlar, Allâh yolunda yürüdükleri zaman buraya vâliler, kumandanlar, paşalar ve idâreciler gönderiyorlardı. Şimdi ise eli kazma-kürekli işçiler gönderiyorlar!..”
Bu gerçeği müşâhede eden Edmondo de Amicis de şunları söyler:
“… Şu noktada umûmiyetle bütün dünya müttefiktir. Şimdiki Türkler, ecdâdının değerinde değildir. Zîrâ bugünküler, bizim teknik ve terakkiyatımız yerine kumaşlarımızı, nefsânî rahatlık sebeplerimizi, ayıplarımızı, kötülüklerimizi ve mânâsızlıklarımızı benimsemiştir. Ancak his ve fikirlerimizi henüz tam hazmetmiş olmadıkları için yarım yamalak istihâle hâlindedirler. Bu arada Osmanlı Türk seciyesinin bütün iyi taraflarını kaybettikleri de bir gerçektir. Onların batıdan hâsıl ettikleri şeyler, içlerinde tembel, kâbiliyetsiz, îmânsız, para düşkünü, batı taklitçisi, her türlü dînî, millî an’anelerin düşmanı ve uşak rûhlu sürü sürü me’mûrlar ile atalarının pabuçları dahî olamayacak kadar küstah, hayâsız, ahlâksız bir çeşit, bir şık gençlik gürûhunu doğurmaktan başka bir işe yaramamıştır…”
Ey evlâd-ı fâtihân! Binlerce misâli içinden sana küçük bir demet sunduğumuz bu müşâhedeleri okuyup anladıktan sonra nereden nereye geldiğimizi lâyıkıyla idrâk etmelisin! Yirmidörtmilyon kilometrekarelik bir vatanın nasıl olup da böyle ufalanmış bulunduğunun sebeplerini iyice kavramalısın! Sonra da zinde bir şekilde silkinerek ecdâdının o düşmanlarını bile hayran bırakan meziyetlerini yeniden elde etme yolunda büyük bir azim ve gayretle yürümelisin!
Yâ Rabb! Mübârek ecdâdımızın Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’den iktibas ettiği ulvî ahlâkdan bizlere de hisseler nasîb eyle!
Âmîn!
