İÇİNDEKİLER
ARAMA:

OSMANLI’DAN SONRAKİ DRAM

Kuruluşundan itibaren “i’lâ-yı kelimetullâh” yolunda yürüyen Osmanlı Devleti, yayılmış olduğu geniş sahada hiçbir zaman kuru bir cihangirlik dâvâsı gütmemiştir. O, müslim, gayr-i müslim bütün teb’asına eşsiz bir adâlet ve medeniyet götürmüş, gönüllerde taht kurmuştur.

Târih şâhiddir ki Osmanlı, fethettiği yerleri bir müstemleke, yâni sömürge olarak görmemiş, aldığı vergilerden kat kat fazlasını sarfederek bütün vatan sathında müstesnâ bir hizmet icrâ etmiştir. Gayr-i müslimlerden alınan vergiler, onlara yapılan kamu hizmetleri ve emniyeti te’mîn hususları için kullanılmıştır. Bunun aksi durumlarda ise, toplanan vergiler geri verilmiştir. Nitekim Ankara mağlubiyetinden sonra Selanik’in elden çıkması üzerine oradaki gayr-i müslimlere, kendilerinden alınan vergiler iâde edilmiştir. Yine Macaristan’dan alınan 7 milyon akçeye mukâbil, aynı yıl oraya 21 milyon akçelik yatırım yapılması da, kâ’bına varılmaz bir insaniyettir.

Ayrıca Osmanlı’da, hâkim olduğu yerlerdeki gayr-i müslimlere karşı dînde zorlama, ırkı yok etme ve kültür emperyalizmi gibi icrâat ve zulümler aslâ olmamıştır. Bunun içindir ki Lehistan’da:

“Osmanlı atları Vistül Nehri’nden su içmedikçe, bu ülkenin hürriyet ve istiklâle kavuşamayacağı..” sözü, bir darb-ı mesel hâline gelmişti.

Çünkü Osmanlı’nın adâletli otoritesi, gerek hıristiyanların fırsat buldukça birbirlerine karşı revâ gördükleri zulümler ve gerekse Ruslar’ın her çeşit tecâvüzlerine dâimî bir engel teşkîl etmişti.

Bizans asillerinden olan hıristiyan Grandük Notaras’ın, Fâtih’in askeri surları zorlarken Ayasofya’daki bir müzâkerede Papa’dan yardım taleb edilmesi teklîfine karşı sarfettiği şu ifâde de meşhurdur:

“İstanbul’da kardinal şapkası görmektense, Türkler’in sarığını görmeyi tercîh ederim!..”

Çığırından çıkmış olan hıristiyanlıkta akıl ve mantık dışı zulüm ve yanlışlıklara isyân ederek protestan mezhebini kurmuş olan Alman reformist Martin Luther de:

“Yâ Rabbî! Büyük Türkler’i bir an önce başımıza getir de, senin ilâhî adâletinden onlar sayesinde nasîblenelim!..” demiştir.

Ayrıca Martin Luther, halkını acımasızca sömüren kendi idârecilerini de şu sözlerle îkâz etmiştir:

“–Sizin gibi gözü doymaz prenslerin, toprak ağalarının ve burjuvaların idâresinde yaşamaktansa, Osmanlılar’ın idâresini tercîh ederiz. Çünkü onlar, fakirlere sizden daha şefkatlidir.”

Hattâ 16. yüzyılda Osmanlı ile hayli mücâdele edip “Hıristiyan Şövalye” ünvanını alan, ancak Osmanlı’nın eşsiz adâletinin de farkında olan Boğdan beyi Stefan da, ölüm döşeğinde iken oğullarına şöyle demiştir:

“–Belki de yakında himâyeye muhtaç kalacaksınız! Böyle bir durumda aslâ Rus’a yanaşmayın; hâindir, sizi yok eder!. Fakat kendinizi Osmanlılar’a emânet edin; âdil ve merhametlidirler!..”

Bu ifâdeler, Osmanlı’nın hıristiyan âleminde te’sîs ettiği sükûn ve huzurun sayısız delillerinden sadece birkaçıdır. Bu sükûn ve huzurun bir neticesidir ki, müteaddid haçlı ordularıyla harbedilirken Osmanlı teb’ası olan hıristiyanların, haçlılara herhangi bir suretle yardımcı olduklarına dâir târihimizde en küçük bir kayıt yoktur. Anadolu’da ilk tertipçisi Celâl adında bir alevî olduğu için celâlî isyanları denilen sayısız karışıklığa rağmen Anadolu ve Rumeli’de bulunan hıristiyan ahâlînin böyle rahatsız edici hiçbir isyân hareketi görülmemiştir.

Ancak 1789 Fransız ihtilâlinden sonra başta Ruslar olmak üzere devletin hemen hemen bütün düşmanları, içerideki hıristiyanları tahrîke koyuldular ve bu tahrîkler, kısa zamanda meyvesini vermeye başladı. Buna ilâveten dünyâda revaç buldurulan milliyetçilik cereyanları ile de, Osmanlılar’ın idâresi altındaki farklı milletlerden müteşekkil müslim teb’alarda da hazin durumlar zuhûr etti.

Neticede kolları üç kıt’aya uzanan bu şanlı devlet, ardında birçok yetim devletçik bırakarak târih sahnesinden çekilirken dünyâ, büyük bir dramla karşı karşıya kaldı. O günlerden itibaren başlayıp bugünlere kadar gelen ve hâlâ acı bir şekilde devam eden bu dram, hassaten Ortadoğu ve Balkanlar’da bir türlü nihâyet bulmamaktadır. Yeryüzünde çaresiz kalarak semâlara taşan mazlûm feryâdları, mâsûm iniltileri ve odun gibi doğranan küçücük yavruların, yollarda çamur içinde doğum yapan hâmile gelinlerin ve güçsüz yaşlıların boğazlarında düğümlenen çığlıkları, hâlâ sürüp gitmektedir. Yürekleri paralayan zulüm ve vahşet manzaraları, cinâyet tabloları ve fecâatler, her gün bir yenisiyle artmaktadır. Bilhassa Ortadoğu ve Balkanlar, madden ve mânen cehennemî bir yangınla kavrulmaktadır.

19. asırda Osmanlı’yı bertaraf etmek için emperyalist güçlerin giriştikleri bütün faâliyetler, başta İngiltere olmak üzere neticede yahûdî siyâsî emellerini gerçekleştirmek içindi. İşte bu emel, Osmanlı mîrâsının cetvelle çizilmiş küçük küçük parçalara ayrılmasını îcâb ettirmişti.

Bunun için de İngiltere, Şerîf Hüseyin Paşa’ya büyük bir İslâm imparatorluğu ve hilâfet va’dederek onu Osmanlı’ya karşı isyana sevketti. Ardından ona merkezi Mekke şehri olmak üzere küçücük bir “Hicaz Krallığı” verdi. Bir oğlunu, eski Roma harâbelerinin bulunduğu Ammân Köyü’nü merkez yaparak cetvelle çizilmiş hududlarla ortaya çıkarılan Ürdün Devleti’nin, diğer oğlunu da krallık hâline getirilen Irak’ın başına geçirdi.

Halkının dili, dîni ve ırkı aynı olan bu üç ülkenin, coğrafî beraberliğe rağmen bir baba ve iki oğluna taksîm edilmesi, Filistin’e yerleştirilmesi planlanmış bulunan yahûdîlerin emellerini kolayca gerçekleştirebilmesi içindi. İşte bugün çalınmış ülke Filistin’de şâhid olageldiğimiz yahûdî mezâlimi, Osmanlı’dan sonraki sahipsizlikle birlikte bir de böyle ırkî ve coğrafî olarak bölünmüşlüğün bir eseridir. Bir planın fecî bir neticesidir.

Hiç şüphesiz Filistin’in ilk mazlumu II. Abdülhamîd Han’dır. O, Filistin mes’elesinde büyük bir hassâsiyet göstermiş ve yahûdilerin ilk bakışta mâsûmâne görünen arzu ve emellerine karşı basîret ve firâsetle tavır koymuştur. Abdülhamîd Han, kendisine Osmanlı’nın bütün dış borçlarını ödeme mukâbilinde Filistin’den toprak isteyen Teodor Hertzel’e:

Ben Filistin’den bir karış dahî toprak satmam! Zîrâ bu vatan bana değil, milletime âiddir. Milletim ise, oraları kanlarını dökerek kazanmış ve mahsuldâr kılmıştır. Şehîd kanları ile alınan vatan parçası, para ile satılamaz! Biliniz ki, ben canlı bir beden üzerinde sizin yapmayı planladığınız hâin ameliyata aslâ müsâade etmem!” demiş ve bu tehlikeyi bertaraf için birçok ciddî tedbirler almıştır.

Onun gösterdiği bu irâde ve dirâyet karşısında bir şey yapamayanlar, bu koca sultanı tahttan indirmedikçe emellerine kavuşamayacaklarını anlayarak nihâyet o meş’ûm (uğursuz) hal’i, 1908’de birkısım içteki gâfillerle gerçekleştirmişlerdir.

II. Abdülhamîd Han’daki bu sahiplenişin müslüman teb’aya yansıyan oldukça câlib-i dikkat tezâhürleri vardır. Bunlardan birine bir Mescid-i Aksâ ziyâretinde şâhid olan İlhan Bardakçı şöyle anlatır:

“Mescid-i Aksâ’ya girerken merdivenlerinde dimdik dikilmiş bir kimseye rastladım. İki metreye yakın bir boyu, iskeletleşmiş vücûdu üzerinde bir garip giysisi vardı. Yüzüne bakınca ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibiydi. Yanımda bulunan İsrail Dışişleri Bakanlığı Dâire Başkanı’na sordum:

«–Kim bu adam?»

Omuz silkti:

«–Bilmem, bir meczup işte!» dedi.

Bunun üzerine o adama yaklaşıp bilemediğim bir hisle:

 «–Selâmün aleyküm baba! » dedim.

Bana, bizim o canım Anadolu aksanımızla cevap verdi:

 «–Aleyküm selâm oğul!»

Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm, öptüm…

 «–Kimsin sen baba?» dedim.

Keskin bakışlarıyla yüzüme baktı:

«–Ben, Kudüs’ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan ardçı bölüğünden 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makinalı Tüfek Takım Kumandanı Onbaşı Hasan’ım!..» dedi.

Bu defa yüzüne baktığımda; bir minâre şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi bir sancak gibi geldi. Ellerine bir kere daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı:

«–Sana bir emânetim var oğul! Nice yıldır saklarım. Emâneti yerine teslîm eden mi?»

«–Elbette. » dedim.

Konuştu:

«–Memlekete avdetinde yolun Tokat sancağına düşerse, git burayı bana emânet eden kumandanım kolağası (yüzbaşı) Mustafa Efendi’yi bul! Ellerinden benim için bûs et (öp)! Ona de ki: “Gönül komasın!” Ona de ki: “11. Ağır Makinalı Tüfek Takım Kumandanı Iğdırlı Onbaşı Hasan, o günden bu yana bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmîlim tamamdır kumandanım!” Ona böyle de!»

Öleyazdım. Onbaşı Hasan, tam 57 yıldır nöbetinin başındaydı…”

Bu insan, sıradan bir meczup değil, bilakis şuuraltında sadâkatle eski günlerdeki vazîfesini devam ettirmeye çalışan vefâkâr ve fedâkâr bir kimsedir. Zihnen muhtel olduğu halde onun şuuraltında beslediği ulvî hislere millet olarak ne kadar muhtâcız. Zîrâ bugün sahipsiz kalan Filistin’in içler acısı hazin dramı, gözler önündedir…

Nitekim Halepçe’de Saddam Hüseyin’in zehirli gaz vererek öldürttüğü onbin Kürt’le birlikte şehîd evlâdları başında feryâdı ayyuka çıkan Filistin’li kadınlar da, bugün Osmanlı’nın birer yetimidirler.

Dünyâ o büyük devletin Ortadoğu ve Balkanlar’da sağladığı sulh ve sükûna ne ölçüde muhtaç bulunduğunu bugün acı acı kavramaktadır. Avrupa ve Amerika’nın Nato’su vesairesiyle o boşluk bir türlü doldurulamamaktadır. Şu gerçek de, bunun bir nişânesi değil midir:

1992 yılında Bosna-Hersek mevzûunda yapılan bir toplantıya Türkiye de dâvet edilmişti. Miloseviç, Karadziç de oradaydı. Yugoslavya’da yedi yıl büyükelçilik yapmış bulunan ABD Dışişleri Bakanı, uzayıp giden gergin hava dolayısıyla bunalmış olacak ki, bir ara Türkiye Dışişleri Bakanı’na dönerek şöyle demekten kendini alamadı:

“–Siz bu felâket yerlerde 500 yıl nasıl kalabildiniz?”

Ancak düşünmüyordu ki, Osmanlı’dan sonra yaşanan dramın yegâne mes’ûlleri zebûn-küş Avrupa ile kendileriydi.

Zîrâ o emperyalist güçler, Osmanlı’nın parçaları üzerinde yeni devletçiklere şekil verirken bunların hiçbirinin ciddî bir güç oluşturmasına imkân vermemek için dâimî bir ihtilâf unsuru olacak mevzûlar çıkarmışlardır. Öyle ki, ortaya attıkları ihtilâfları, bu topraklar kendi ellerinden çıktıktan sonra da tahrîk edegelmişlerdir.

Nitekim ahâlîsi büyük çoğunlukla sünnî olan Suriye’de yüzde beş alevînin devam eden iktidarı, bu emperyalist zihniyet ve destekler dikkate alınmadan aslâ îzâh edilemez.

Aynı şekilde küçücük Lübnan’ın ayrı bir devlet hâline getirilmesi de Ortadoğu’da karargâh olarak kullanacakları, çoğunluğu hıristiyan bir devlete duydukları ihtiyacın neticesidir. Bahreyn’i terkederken onu İran, Irak ve Kuveyt arasında bir çıbanbaşı gibi yirmibeşbin kişilik nüfusuyla bir devlet hâline getirmelerinin de başka bir îzâhı yoktur.

Ancak bunlar ve benzerî faâliyetler, Osmanlı’nın sağlamış olduğu sulh ve sükûnu temelden yıkmış, neticede Bosna Hersek’ten Cezîretü’l-Arab’a kadar, hattâ Kırım, Kafkasya ve Azerbaycan gibi Osmanlı’nın daha önce kaybettiği topraklarda bile zaman zaman ortaya çeşitli fâcialar çıkarmıştır. Bunlar, hem burada yaşayan halk ve hem de dünyâda sulh ve sükûnu te’mîn etmek gibi bir iddiâ peşinde koşup gerçekte menfaat avcılığı yapan süper güçlere de aslında âdetâ şifâsız bir başağrısı olmuştur. Lâkin bunun en büyük bedelini, malları, canları ve âile seâdetleriyle bu coğrafya üzerinde yayılmış irili ufaklı çeşitli milletler ödemektedir. Hattâ denilebilir ki, Türkiye’nin bile Türk-Kürt çatışmasıyla ödemekte olduğu bedelin sebebi de aynıdır.

Dünyâyı te’sîri altına alan bu çalkantıların içyüzünü ve aslî sebeplerini görebilen Yunanlı yazar Michel de Greece’in insaf ve itiraf yüklü şu sözleri, gerçeğin tâ kendisidir:

“Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından çok üzüntü duyuyorum. Çünkü Osmanlı dünyâ dengesini ayakta tutan bir güç olmuştu ve sevilsin veya sevilmesin, Osmanlı’nın çöküşünden itibaren Balkanlar ve Ortadoğu’daki çalkantılar durmak bilmedi…”

Bilhassa Osmanlı’nın Balkanlar’da sağladığı sulh, sükûn ve otoritenin ortadan kalkmasının fecî neticeleri, kısa zamanda zuhûr etmeye başlamıştır. Çünkü bu topraklarda hıristiyan kadar çeşitli müslüman kavimler de yaşamaktaydı. Ruslar ve onun gölgesinde mel’anet icrâ eden Sırplar ve Bulgarlar, 1877-1878 Osmanlı-Rus harbinden beri safha safha her fırsatta eski velînîmetlerine, onları imhâ planında yapmadık zulüm bırakmadılar. Avrupa devletleri ise, bu hareketin adına siyâsî edebiyatta “Şark Mes’elesi” diyorlardı. Bunun mânâsı, Avrupa kıt’ası topraklarında Türk ve müslüman unsurunu tamamen yok etmekti. Bunu gerçekleştirmek için fiilî bir harp hâlinde bulunulsun veya bulunulmasın hıristiyanlar, İslâm olan her unsuru katlederek, mallarını yağmalayarak ve hicrete mecbur bırakarak Avrupa’dan çıkarmak gâyesini gütmüşlerdir.

93 harbi neticesinde elimizden çıkan eski Zağra’da oranın müftüsü Râcî Efendi’nin “Târihçe-i Vak’a-i Zağra” isimli eserinde hikâye ettiği tahammül edilmez zulüm ve tecâvüzler, o günden beri her fırsatta tekerrür edegelmiştir. Eserinde:

“Azîz-i kavm idik zelîl kıldı a’dâ bizi”

diye başlayan manzûmesi, hem bir edebiyat hârikası, hem de zulüm ve bir milleti yok etmenin yürek paralayıcı tasvîrleriyle dopdoludur.

Bugün Balkanlar’da sürüp giden zulümler, sırf dînî taassuba dayanmaktadır. Yoksa müslüman olmuş Slav demek olan Boşnaklar’a yapılan zulmü başka türlü îzâh mümkün değildir. Kosova’daki zulüm de, bunun bir nişânesidir. Sırplar, kâh öldürerek, kâh kaçırarak ve her ne suretle olursa olsun Kosova’yı müslümansızlaştırmak istemektedir.

Sırplar’ın çoğunu gizlemiş olmalarına rağmen bugün gelişmiş olan televizyonlar dolayısıyla görebildiğimiz katliam ve sefâletler karşısında bir vicdânî muhâsebeye girişme mecbûriyetimiz âşikârdır. Sırp kini ve bunun neticesi olarak yaptıkları fecî katliam, tâ 1389 Kosova zaferimizden kaynaklanmakta ve asırlarca idâremiz altında yaşamış olmaktan doğan bir aşağılık duygusuyla beslenmektedir.

Osmanlı’nın Balkanlar’dan çekilmek zorunda kalışıyla başlayan bu katliam, önce tevâzün, yâni nüfus dengesini sağlama adı altında gerçekleştirilmişti ki şâir Mehmed Âkif bu gerçeği şöyle anlatır:

Nüfûs-i müslime çokmuş da gayr-i müslimeden,

İdâre müşkil olurmuş tevâzün eylemeden.

Demek tevâzün içindir bu müslüman kesmek;

O hâsıl oldu mu artık adam kesilmeyecek!

Tevâzün olmadı besbelli: Her taraf yanıyor;

Odun kıyar gibi binlerce sîne doğranıyor!

Ancak bu tevâzün furyası, bugün aslî çehresini ortaya koymuş olarak mel’anetini daha açık bir şekilde icrâ etmektedir.

Cereyan eden hâdiseler gösteriyor ki, dünyâ, hassaten Ortadoğu ve Balkanlar, Osmanlı’nın sağladığı sulh ve sükûna muhtaç bir durumda bulunmaktan zamanımıza kadar kurtulamamıştır. Bu gerçeği, cânî Sırplar’dan dahî idrâk edenler vardır. Nitekim 1997’de Yugoslavya’nın başkenti Belgrad’da yapılan muhâlefet partisinin protestolarında kullanılan bazı pankartlarda:

“Türk (Osmanlı) idâresine hasret!”

“Nerdesin ey Türk (Osmanlı) idâresi altındaki güzel günler?!.” şeklindeki ifâdeler, büyük bir alâka ve rağbet görmüştür.

Diğer taraftan Sırp muhâlefet partisi lideri Vuk Draskoviç de, dün Osmanlı idâresi altında bulunan Sırplar’ın bugünkünden daha iyi ve huzurlu bir şekilde yaşamış olduklarını ifâde ettikten sonra:

“Miloseviç rejimi, Osmanlı Türk’ünün adâletinden ders almalıdır!” demiştir.

Zîrâ Balkanlar’da yıllardır devam eden zulümler, Osmanlı’dan sonra, yâni emperyalist zihniyetin, Osmanlı’ya vâris-i tabiî olabilecek maddî ve mânevî bir güçte bir vârisin ortaya çıkmasını engellemek üzere onun mîrâsını kırka yakın parçaya ayırması neticesinde bugün bilinen devletçiklerin ortaya çıkmasıyla başlamıştır. Kısacası batılı, bir aslan postunu parçalayıp kırk tilkiye kürk yapma yoluna gitmiş, ancak bunlardan hiçbiri bir yavru aslan olamamıştır.

II. Abdülhamîd Han’ın hal’inden beri yetim kalan nice Türk ve müslüman unsurlar, kendilerine bir baba veya vefâkâr bir ağabey arayışı içindedir. Bilhassa Balkanlar, o günden bugüne zaman zaman fecî bir vahşet timsâli hâlinde daralan bir zulüm kıskacında boğulmaktadır. Şanlı îmân ordularımızın serpiştirdiği çil çil kubbeler, san’at hârikası minâreler yıkılmakta, ezân sesleri susturulmakta ve yemyeşil topraklar nice mâsûm ve mazlûmların kanlarıyla kızıla boyanmaktadır. Bütün cihan görmektedir ki:

Kızıl ufukların altında kıpkızıl her yer…

Kızardı, baksana, dağlar, kızardı vâdîler;

Kızardı çehre-i dünyâ; kızardı rûy-i semâ!..

Zîrâ Osmanlı-Rus harbinden beri vagon vagon gelen mazlûm kitlelerin hazin dramı, hâlâ devam etmektedir. Geçen sene İstanbul’a gelen Kosova müftüsü Recep Boya:

“–Osmanlı, Avrupa’dan çekildikten sonra biz sahipsiz kaldık. Gücü yetenlerin şamar oğlanına döndük!..” demişti.

Bugün bu şamar, bir insanlık ayıbı olarak en vahşîce ve dünyânın gözü önünde cereyan etmektedir.

Dün şâire:

Murâd-ı Evvel’i koynunda saklayan toprak,

Kimin ayakları altında inliyor, hele bak!

Kimin elinde bıraktık… Kimin emânetini!

O Pâdişâh-ı Şehîd’in huzûr-i heybetini

Sonunda çiğneyecek miydi Sırb’ın orduları,

İçip içip gelerek önlerinde bandoları?

Sen ey Şehîd-i muazzam ki rûh-i feyyâzın

Duyar, neler çekiyor yerde kalmış  enkaazın!

O rûhtan bize bir nefha olsun indiriver…

Ki başka türlü uyanmaz bu gördüğün ölüler!..

dedirten gerçekler, aynıyla, belki daha acı bir şekilde tekerrür hâlindedir. Osmanlı’dan sonraki dram hâlâ devam etmektedir.

Bugün Kosova’nın, Bosna’nın vâris-i tabiîsi olan bizler, bir nefis ve târih muhâsebesine mecbûruz! .. Osmanlı’nın kuruluşunun 700. yıldönümü olan şu hazin günlerde silkinip târihimize ve kendimize dönmeye mecbûruz. Bosna ve Kosova fâciaları gibi ibretli hâdiseler, bizi, Osmanlı’nın emânetine sahip çıkmaya zorlamakta değil midir!

Bugün husûsiyle Rabbin “Rahmân

ve

Rahîm” tecellîlerinden nasîb alarak Hâlık’dan ötürü mahlûka merhameti kâmil bir tarzda yaşayabilme mecbûriyetindeyiz. Bu hâl ise, Hakk’a yakın olabilmenin en büyük müessirlerinden biridir.

Bir mü’minin gönül ufkunu gösteren şu misâl ne ibretlidir:

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, bir yolculuğu esnâsında mola verdiği bir ağaç altında yemek yemiş, sonra yoluna devam etmişti. Epey bir müddet sonra da torbasının üzerinde dolaşan bir karınca gördü ve üzülerek:

“–Bu hayvanı vatan cüdâ ettim!” dedi.

Derhal geri döndü ve yemek yediği mekâna varıp o karıncayı yerine bıraktı. Zîrâ o, “şefkat li-halkıllâh” (yaratandan ötürü yaratılana merhamet) şuûruyla bir karıncanın dahî hakkına riâyetin ehemmiyetini idrâk hâlindeydi.

Nitekim bir karıncaya dahî bu itinâ ve alâkayı celbeden rûh, İslâm ve îmânın bir olgunluk tezâhürüdür ki, şimdi bizleri Balkanlar’da yaşanan drama karşı alâkaya dâvet etmektedir. Yıllar önce başlayan ve devam eden şu haykırışa kulak vermeliyiz:

Ne reng-i muzlime girmiş o yemyeşil Kosova!

Şimâle doğru bütün Pirzerin, İpek, Yakova,

Fezâ-yı mahşere dönmüş gırîv-i mâtemden…

Hem öyle arsa-i mahşer ki: Yok, şefâat eden!

Ne bir yaşındaki mâsûm için beşikte hayat;

Ne seksenindeki mazlûm için eşikte necât:

O, baltalarla kesiktir; bu, süngülerle delik…

Öbek öbek duruyor pıhtı pıhtı kanla kemik!

Bütün yıkılmış ocak başka şey değil görünen…

O günden beri, bu toprakların evvelki hâkim ve efendi unsuru olan müslümanların, daha önce dillere destan bir şekilde icrâ ettikleri adâletin bir bedeli olarak eski teb’alarından gördükleri zulümler, cildlerle yazılsa bitmez.

Birgün muhaddis, Hakk dostu Sırr-ı Sakatî Hazretleri, talebelerine:

“Mü’minlerin dertleri ile dertlenmeyen bizden değildir!” hadîs-i şerîfini okuturken bir talebesi geldi ve:

“–Üstâdım! Mahalle yandı, yalnız sizin ev kurtuldu!” dedi.

O da, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine olan bu lutfu karşısında:

“–Elhamdülillâh!” dedi.

Ancak hemen ardından talebelerine okuttuğu hadîs-i şerîfin sırrında derinleşerek büyük bir nedâmetle tevbe eyledi. Zîrâ bir anlık gafletle evi yanan mü’min kardeşlerinin üzüntülerini düşünememiş ve onların kederleriyle kederlenme husûsundaki emr-i Nebevîyi o an için yerine getirememişti. Buna o derecede üzüldü ve mahzûn oldu ki, hâdiseyi yıllarca unutmadı. Otuz sene sonra dahî bir gönül dostuna:

“–Bir lahza dîn kardeşlerimin ızdırabından gâfil kaldığım için otuz senedir o ânın tevbesi içindeyim…” diyerek gönlündeki engin nedâmeti izhâr etmekteydi.

Ya bizler?

Bugün Kosova’da Sultan Murâd’ın evlâdları ağır bir zulümle imhâ edilirlerken, onların dertleri ile ne kadar dertlenebiliyoruz? Yoksa akşam duyup sabah unuttuğumuz sıradan ve gündelik haberlere gösterdiğimiz alâkadan öteye geçemiyor muyuz? Gelişen hâdiseler ve yaşanan cinâyetler, bizleri ne kadar îkâz edebiliyor? Şâirin mâzîden yükselen ve hâlâ cârî olan:

Kimsesiz âilelerden kimi gitsin bıçağa;

Kimi bin türlü fecâatle çekilsin kucağa…

Birinin ırzı heder, dîgerinin hûnu helâl…

… … … …

Artık ey millet-i merhûme sabâh oldu uyan!

sesini, ne kadar duyabiliyoruz?

Hâsılı zor günlerde büyük bir uyanıklık içinde:

“Sevdiklerinizden infâk etmedikçe aslâ «birr»e (hayrın kemâl noktasına) eremezsiniz!” (Âl-i İmrân, 92) sırrını yaşayabilenlere ne mutlu!

Ey Allâh’ım! Bizim ve dînimizin düşmanları olan zâlimleri kahreyle! Allâhım! İslâm’ı ve müslümanları da izzetli kıl; nusret ve inâyetinle muâmele buyur!

Âmîn!