OSMANLI’DA HAT SAN’ATI
İnsanoğlunun his ve fikirlerini yazı suretinde tesbîti, beşerî tekâmülde son derecede ehemmiyetli bir hâdisedir.
Yazı tarihinin ideografik safhasındaki en eski şekil, Mezopotamya havâlisinde meydana gelmiş bulunan çivi yazısı olarak bilinir. Ancak yazının, Hazret-i Âdem ve onu takip eden nesiller arasında da mevcûd olduğuna dâir birkısım dînî hakîkatler bulunmaktadır. Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-’ın rivâyetine göre Âdem -aleyhisselâm-, cennetten çıkarılmasına sebep olan zellesi dolayısıyla afvı için Hazret-i Muhammed Mustafâ’yı vesîle ederek Cenâb-ı Hakk’a şöyle yalvardı:
“Yâ Rabb! Muhammed hakkı için senden beni bağışlamanı istiyorum!”
Allâh Teâlâ:
“Ey Âdem! Henüz yaratmadığım halde Muhammed’i sen nasıl tanıdın?” diye sordu. Âdem -aleyhisselâm-:
“Yâ Rabb! Sen beni yed-i kudretinle yaratıp bana rûhundan üfürdüğünde başımı kaldırdım. Arşın sütunları üzerinde: « cümlesinin yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki sen, ismine ancak mahlûkâtın en sevimlisini izâfe edersin!..” dedi.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk:
“Doğru söyledin ey Âdem! Hakîkaten O, bana mahlûkâtın en sevgili olanıdır. (Duâ edeceğin zaman) O’nun hakkı için bana duâ et! (Çünkü şu ân O’nun hakkı için ettiğin duâ sebebiyle) ben seni bağışladım! (Bilesin ki), şâyet Muhammed olmasaydı, seni yaratmazdım.” buyurdu. (Hâkim, Müstedrek, II, 672; Beyhakî, Delâil, V, 488-489)
Bu mâlumat, Hazret-i Âdem’in kelime-i tevhîdi yazı olarak tanıdığını ve okuduğunu gösterir. Ayrıca O’nun peygamberlikle vazîfelendirilip kendisine “on suhuf” gönderilmesi, yazının insanlıkla beraber başladığının diğer bir nişânesidir.
Bir başka dînî gerçek de şudur:
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, vahiy kâtiplerine sûrelerin başına dâimâ bir besmele-i şerîfe koymalarını ve besmeledeki “sin” harfini keşîde etmelerini, yâni güzel bir âhenkle uzatmalarını emir buyururdu. Birgün vahiy kâtiplerinden birisi Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e sordu:
“–Yâ Rasûlallâh! Niçin besmele-i şerîfede başka harfi değil de hep «sin» harfini keşîde etmemizi emir buyuruyorsunuz?”
Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de cevaben:
“–Ben besmele-i şerîfeyi levh-i mahfûzda o şekilde görüyorum.” buyurdular.
Bu ifâdelerden anlaşılıyor ki, İslâm yazısının menşeinin ilâhî olduğunu kabul zarûreti âşikârdır.
İslâm yazısı, Himyerî alfabesinden başlayarak şekil ve onun arz ettiği güzellik itibarıyla belli safhalardan geçerek bir gelişme seyrine tâbîdir. Bu gelişme seyri de, mîmârî ve mûsikîde olduğu gibi Osmanlı’da kemâle ermiştir. Şu kadar ki, Kur’ân harflerini güzel yazabilmek, müstakil bir san’at dalı hâline gelmiş ve buna “hüsn-i hat” (güzel yazı) ismi verilmiştir.
Buna göre hüsn-i hat, Kur’ân-ı Kerîm harflerini estetik ölçülerine bağlı kalarak en güzel bir şekilde ve san’atlı olarak yazmak demektir.
Yâni hüsn-i hat, Kur’ân-ı Kerîm’i ona lâyık bir güzellikle yazmak gayret ve rikkatinden doğmuş müstesnâ bir san’attır.
Kur’ân-ı Kerîm, ilk olarak Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz’in vahiy kâtipleri tarafından yazılmıştır. Ma’kilî olan bu ilk Kur’ân yazıları, daha sonra kısa bir zaman içinde “Kûfi” yazısı ile tekâmül etmiştir. Hazret-i Ali -radıyallâhü anh-’ın yazıları bu tekâmüle çok güzel örneklerdir.
Bu tekâmüle son Abbâsî halîfesi Mu’tasım Billâh’ın kölesi Yâkût-i Musta’sımî, kaleminin ucunu eğri kesmek suretiyle yeni bir hüviyet kazandırmıştır. O, hat san’atında “aklâm-ı sitte” (altı kalem) denilen yazı çeşitlerini olgunlaştırarak çok güzel yazan mânâsına “hattat” ünvanını almıştır.
Yâkût-i Musta’sımî’nin hüsn-i hatta teşekkül ettirdiği ekolü, Osmanlı devrine kadar büyük bir zirve hâlinde devam etti. Yazı yazan herkes onu örnek ve üstâd saydı. Daha sonra ise İslâm dâvâsını omuzlayarak ilâhî emânetleri zirvelere liyâkatle taşıyan Osmanlılar, bu sâhada da aynı liyâkati göstererek hüsn-i hattı muhteşem bir mevkie ulaştırdılar. Öyle ki bütün İslâm dünyâsında bu gerçek:
“Kur’ân-ı Kerîm Hicâz’da nâzil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı…”
şeklinde ifâde ve tescîl edilmiştir.
Bu muazzam mevkî yolunda ilk ciddî gayretler Fâtih Sultan Mehmed Han devrine tesâdüf etmekle birlikte asıl adımı II. Bâyezîd Han ile Şeyh Hamdullâh Efendi atmışlardır. Şöyle ki:
Sultan II. Bâyezîd Han, zâhirî hamlelerde pek parlak bir şahsiyet görünmemekle birlikte yapmış olduğu medeniyyet hamleleri bakımından kadri pek büyük bir sultandır. Zîrâ onun atmış olduğu mânevî temeller sayesinde ardından gelenler birçok faâliyetlerine mükemmel ve hazır bir zemin bulmuş ve hemen her sahada zaferden zafere koşmuşlardır. Bu cümleden olarak II. Bâyezîd Han’ın, husûsiyle İslâm san’atlarının zirveye ulaşmasında sarfettiği büyük gayretler çok mühimdir. Mîmârîde olduğu gibi hat san’atında da müstesnâ bir incelik ve ileri görüşlülük gösteren II. Bâyezîd, daha şehzâdelik yıllarında bu sahaya el atmıştı. Sultan olduğunda usta bir hattat olan Şeyh Hamdullâh Efendi’yi İstanbul’a dâvet etti. Topkapı Sarayı’nda harem-i hümâyûnda bir meşk odası tahsîs ederek kendisine:
“–Şeyh Hazretleri! Acabâ biri çıkar da Yâkût-i Musta’sımî’nin yazısına başka bir tarz ve güzellik verebilir mi? Böylece Osmanlı’ya has bir yazı üslûbu meydana getirilebilir mi?” dedi.
Aynı zamanda Okçular Tekkesi’nde şeyhlik yapan Hamdullah Efendi, bu îmâlı teklîf karşısında bir müddet sükût etti. Sonra da bunu kendisinin başarabileceğini beyân ile Pâdişâh’ın gösterdiği Yâkût-i Musta’sımî’ye âid yedi adet levhayı alarak evine kapandı.
Sıkı bir şekilde çalışmaya başladı. Rivâyetlere nazaran bu çalışma kırk gün aralıksız devam etti. Nihâyet Hamdullâh Efendi, görenleri hayrette bırakacak derecede mükemmel ve yepyeni bir üslûb ve tarz geliştirmeye Allâh’ın izniyle muvaffak oldu. Bu muvaffakıyeti Mustakîmzâde şöyle anlatır:
“Şeyh Hamdullâh Efendi hüsn-i hatta yeni ve daha kâmil bir tarz için kesif bir şekilde gayret ederken birgün karşısına Hızır -aleyhisselâm- çıkmış, kendisine yazacağı yazı ile alâkalı birtakım nasîhatlerde bulunmuştur. İşte bundan sonra Hamdullâh Efendi, o âbidevî güzellikteki hüsn-i hat üslûbunu hayâl ötesi bir mükemmellikle ortaya koyabilmiştir.”
İşte Şeyh Hamdullâh Efendi, ilâhî bir lutufla Osmanlı hat san’atının en büyük ustası pâyesine böylece erişmiş oldu.
Onu bu gayrete teşvîk eden Sultan II. Bâyezîd Han, elde edilen neticeden son derece memnûn olarak sık sık Hazret’i ziyâret ediyordu. Bu ziyaretlerinde bazen Şeyh Hamdullâh’ın meşk ederken rahat etmesi için arkasındaki yastığı düzeltir ve büyük bir mânevî haz içerisinde de hokkasını tutardı.
Ancak Sultan’ın bu alâka ve iltifâtı karşısında birkısım ulemâ, Şeyh Hamdullâh’ı kıskandılar. Bunun farkına varıp üzülen II. Bâyezîd Han-ı Velî, birgün bütün ulemâyı saraya dâvet eyledi. Hepsi geldi. Sultan’ın elinde Şeyh Hamdullâh Efendi tarafından yazılmış bir Kur’ân-ı Kerîm, önünde de bir yığın muhtelif kitaplar vardı. Hafif bir sadâ ile hitap etti:
“–Elimdeki bu Kur’ân’ı görmüş olduğunuz önümdeki şu kitap yığınının altına koyacağım! Ne buyurursunuz?” dedi.
Huzûrda bulunan herkes itirazda bulundu:
“–Hâşâ Sultanım! Olur mu öyle şey? Kur’ân-ı Kerîm’i o kitapların altına koymak pek büyük bir hürmetsizliktir!..” dediler.
Bunun üzerine Sultan şöyle dedi:
“–Doğru söylediniz! Ancak bu Kur’ân-ı Kerîm’i onun şanına lâyık bir mükemmellik ve güzellikle yazmaya muvaffak olan hattatı sizlerin altınızda tutmanın da bir nevî hürmetsizlik olduğunu düşünmez misiniz?”
Gâyet ince ve nükteli bir şekilde tahakkuk eden böyle bir îkâz karşısında buna mutahap olanlar mes’eleyi anladı ve hasedlerinden dolayı nâdim oldular.
Mâneviyat sâhasında da büyük terakkîler kaydetmiş olan Şeyh Hamdullâh Efendi, nâil olduğu kıymet ve derece nisbetinde bir mahviyyet ve tevâzû sahibiydi. Mezar taşına adının yazılmasını istemeyecek kadar benliğinden sıyrılmıştı. Onun bu ulvî İslâm ahlâkının da kazandırdığı bir bereket olarak hüsn-i hatta başlattığı ekol, beşyüz küsûr yıldan beri aynı tazelik ve canlılıkla bütün İslâm âlemini hayran bırakarak devam etmektedir.
Rahmetullâhi Aleyh!
Görüldüğü gibi Osmanlı’da mânevî bir takviye ile başlayan hat san’atının, gelişme ve devamı da riâyet edilen mânevî ölçüler sayesinde olmuştur. Âdetâ ihlâsın berekâtı olan bu san’at, asırlar boyunca ücretsiz olarak taliblerine öğretilmiştir. Araya maddiyat sokulmamış ve her hattat, bu yoldaki tâlim hizmetini san’atının bir zekâtı bilmiştir. Sadece devlet veya bir vakıf tarafından tâyin edilen hattatların idâme-i hayat ve san’atlarının devamı için belli bir maaş almalarında beis görülmemiş, bunun dışındaki faâliyetlerde herhangi bir ücret talebi âdetâ günah sayılmıştır. Böyle ücretsiz bir tâlim usûlüne ilâveten hat üstâdlarının evlerinin bir meşkhâne hâline gelmiş olması da, hüsn-i hat husûsunda dikkat edilen Allâh rızâsı düstûrundaki gönül hassâsiyetini ne kadar güzel gösterir.
Diğer taraftan hattatlığın şartları arasında zikredilen şu husûsiyetler, hattın zâhirî ve bâtınî vechesini aksettirmesi bakımından pek ibretlidir:
1. İstîdâd ve kâbiliyetli olmak,
2. Meşk ve tâlim görmek,
3. Son derece azimli olmak,
4. Doğru anlayışlı olmak,
5. Kibirsiz, yâni mütevâzî olmak,
6. İyi ve bol malzeme kullanmak,
7. Çokça yazmak,
8. İcâzet almak.
Böylece hüsn-i hat, Osmanlı mülkünde sadece yazı yazmak san’atı değil, aynı zamanda rûhları inceltip zarifleştiren ve gönlü mânevî duygularla besleyen bir müessir olmuştur. Bu bereketle nice büyük hattatlar silsilesi günümüze kadar devam edegelmiştir.
Gerçekten de rûhî takviye, hat san’atında dâimâ şah insanların yetişmesine büyük bir zemin hazırlamıştır. Zîrâ Süleymaniye Câmii’nin hatlarını yazan Ahmed Şemsüddîn Karahisârî’nin talebesiyle beraber kendisini bu yolda âdetâ adamış olması başka bir sâikle mümkün olmasa gerektir.
Rivâyete nazaran Süleymaniye Câmii’nin kubbe yazılarını yazma vazîfesi Karahisârî’ye verilmişti. Karahisârî, yanına talebesi Hasan Çelebi’yi de alarak gece gündüz kesif bir gayretin içine girdi. Süleymaniye gibi muhteşem bir mâbedin yazılarının da aynı muhteşemliği aksettirecek seviyede olması için bütün kuvvet ve kudretini sarfetti. Öyle ki, son yazının son tashîhinde gözlerinin feri tükendi ve âmâ oldu; dünyâyı seyir penceresi kapandı. Kısacası Karahisârî, gözlerini bu muazzam mâbedin ihtişâmına kurban etti.
Nihâyet câmî-i şerîf tamamlanıp ibâdete açılacağı zaman Kânûnî Sultan Süleyman Han:
“–Câmî-i şerîfi ibâdete açma şerefi, onu böylesine muazzam ve muhteşem bir şekilde binâ ve inşâ eyleyen mîmârbaşımız Sinan’a âiddir.” dedi.
San’atına önce tevâzûyu öğrenmekle başlamış olan Sinan, zâhirdeki emsâlsizliğini, bâtında da göstererek o an Karahisârî’nin fedâkârlığını düşündü ve Sultan’ın sözlerine edeble şöyle mukâbele etti:
“–Sultanım! Hattat Karahisârî bu câmî-i şerîfi hatlarıyla tezyîn ederken gözlerini fedâ etti. Bu şerefi ona bahşediniz!..”
Bunun üzerine Kânûnî, orada bulunanların gözyaşları arasında câmî-i şerîfi hattat Karahisârî’nin açmasını fermân eyledi.
Bilhassa celî, yâni büyük boy yazılarda ve onların istifinde hayret verici bir derecede mâhir olan Karahisârî, eşsiz eserlerini Yâkût-i Musta’sımî ekolünde yazmıştır. Ancak bu ekolü takip etmekle birlikte kendisine has şaheser örnekler vermiştir. Yazdığı “besmele-i şerîfe”ler, hakkında şiirler yazılacak kadar mükemmel ve değerli olup zirvedeki yerini hâlâ muhafaza etmektedir.
Ardından ölmez eserler bırakan Karahisârî, doksan yaşlarında iken Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.
Rahmetullâhi Aleyh!
Bu büyük hattatların ardından Osmanlı’da gün geçtikçe hüsn-i hat tekâmül etmiş ve her yeni yüzyıl birkısım yeni dehâlarla müzeyyen ve mükemmel bir seviye göstermiştir. Neticede ma’kılî, kûfî, sülüs, nesih, muhakkak, reyhânî, tevkî, dîvânî, celî divânî, rık’a ve ta’lık gibi muhtelif ve zengin bir tablo arzetmiştir.
17. yüzyılda bu zengin zeminin nîmetleriyle yetişen Hattat Hâfız Osman da, aklâm-ı sittede âdetâ yeni bir devir açmıştır.
Pek küçük yaşlarda hâfız olan Osman, tahsîl yıllarında Kur’ân-ı Kerîm’e karşı müstesnâ hürmet ve bağlılığı neticesinde hüsn-i hat meşkine başladı. Karlı kış günlerinde bile Haseki’den Eyüb Sultan semtine yürüyerek derse gittiği, bir defasında pabucu parçalandığından yalınayak olduğu halde dersinden geri kalmadığı rivâyet edilir.
Böylesine samîmî ve azimli gayretlerinden sonra icâzet alan Hâfız Osman, Şeyh Hamdullâh hattına yeni bir güzellik, ayrı bir letâfet ve çeşni katarak husûsiyle sülüs ve nesih hattında yeni bir mekteb kurdu. İsmail Efendi gibi birkısım büyük hat üstadları:
“Hüsn-i hattı biz bildik; ancak Hâfız Osman yazdı!” demişlerdir.
Şeyh Hamdullâh gibi pâdişâhlara da hüsn-i hat dersi veren Hâfız Osman, gâyet mütevâzî idi. Saraya derse giderken bile sade giyinir, kendisini kibir ve gurura sevkedecek her şeyden ictinâb ederdi. Birgün Sultan II. Mustafa, Hâfız Osman’ın hokkasını tutarak kendisine iltifât ve alâka gösterdi. Sonra yazdığı hârikulâde yazılara hayran hayran bakarak:
“–Üstâd! Böyle bir Hâfız Osman bir daha zor yetişir! Belki de hiç yetişmez!” dedi.
Bu iltifât üzerine Hâfız Osman, âdetâ küçük bir çocuk gibi mahcûb oldu ve şu mânidar cümleleri söyledi:
“–Sultanım! Sizin gibi hocasına hokka tutan pâdişâhlar geldikçe, daha çok Hâfız Osmanlar yetişir!..”
Sultanların bile böyle alâkalarına rağmen Hâfız Osman, Hakk dostlarının mânevi terbiyesinde de kemâle erdiğinden hiçbir zaman şımarmamış ve parlak mevkîlerin muhterisi olmamıştır. Bununla beraber Şeyh Hamdullâh’dan sonra “İkinci Şeyh” ünvanını alacak kadar mümtaz bir zirveye yükselen bir dehâ olmuştur. Ustalığı iyice arttığı dönemlerde ise âdetâ Şeyh Hamdullâh’ın yazısını da unutturmuştur. Hüsn-i hatta o devre kadar kimsenin erişemediği bir zirveye ulaşmıştır.
Hâfız Osman’ın, melekesini kaybetmemek için hacca giderken bile her konakta bir iki sayfa yazı yazdığı rivâyet edilir. Yâni o, durup dinlenmeden çalışmış, bu yolda “Hâfız Osman Hattı” diye klişeleşen bir ekol hâline gelmiştir.
Şu hâdise, onun hüsn-i hattaki nüfûzunu ne güzel gösterir:
Hâfız Osman, Beşiktaş’tan Üsküdar’a geçmek için bir yolcu kayığına binmişti. Sâhile yaklaşıldığında kayıkçı, ücretleri toplamaya başladığında Hâfız Osman, üzerinde hiç parası olmadığını farketti. Mahcûbiyet içerisinde kayıkçıya:
“–Efendi! Yeni farkettim; nasıl olmuşsa yanıma para almamışım! Sana para yerine bir «vâv» yazıversem olmaz mı?” dedi.
Hâfız Osman’ı tanımayan kayıkçının canı sıkıldı:
“–A mübârek! Mâdem paran yoktu, niye kayığa bindin? Bir «vâv» harfinden ne çıkar? Ne yapayım ben «vâv»ı?” dedi.
Hâfız Osman da:
“–Satarsın! Başka türlü ücretini şu an vermem mümkün değil!” dedi.
Bunun üzerine kayıkçı, yapılan teklîfi çaresiz bir şekilde kabul etti. Hâfız Osman da, oracıkta bir «vâv» yazıp kendisine veriverdi.
Günün birinde yolu Bedesten’e uğrayan kayıkçı, gördü ki birkısım hat yazıları satılmaktadır. Hemen cebindeki Hâfız Osman’ın vavını hatırladı. Çıkarıp orada tellâllık yapan adama gösterdi. Adamın:
“Hâfız Osman vâvı!” diye haykırmasıyla bir anda etrafı kalabalıklaştı ve bu harf, kayıkçının hiç ummadığı yüklü bir fiyata satıldı. Halbuki kocaman hat istifleri bile bu kadar etmezdi.
Daha sonra birgün Hâfız Osman, yine Üsküdar’a geçerken bu şahsın kayığına binmişti. Onu karşısında gören kayıkçı, daha Hâfız Osman parasını uzatmadan:
“–Hoca Efendi! Sen para yerine bana yine bir vâv yazıver!” dedi.
Hâfız Osman da tebessümle:
“–Efendi! O vâv her zaman yazılmaz. Sen paranı buyur!” dedi ve ücretini takdîm etti.
Hüsn-i hatta böyle müstesnâ bir kemâle ulaşan Hâfız Osman da, her hattat gibi herhangi bir maddî karşılık almaksızın talebe yetiştirirdi. Kendisinden icâzet alan birçok hattat vardır. Onun talebelerinin yetişmesi için gösterdiği gayret ve himmet ise pek meşhurdur:
Birgün talebelerinden derse iştirâk etmemiş bulunan birine dersten sonra yolda rastlamıştı. Tatlı bir dille merak içerisinde sordu:
“–Evlâdım! Niçin derse gelmedin?”
Hocasını karşısında görüp utanan talebe, mâzeretini beyân etti. Sebebin gâyet geçerli olduğunu gören Hâfız Osman, hemen hayvanından indi ve hem arkadaşlarından geri kalmaması, hem de meşkten soğumaması için yolun kenarında o talebesine ders verdi.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in yazıyla resmi demek olan “hılye-i seâdet”, ilk defa Hâfız Osman tarafından yazılmıştır. Kendisi, bunu rü’yâsında Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in emir buyurması üzerine yazdığını beyân etmiştir. Meşhur “Delâil-i Hayrât” adlı eserin hattatı da Hâfız Osman’dır.
Ortaya koyduğu birçok eserler yanında 25 Mushaf-ı Şerîf yazmış bulunan Hâfız Osman, âhir ömründe felç hastalığına tutuldu. Ancak lutf-i ilâhî ve tabiblerin güzel bakımı neticesinde hastalık hafif olarak devam etti ve Hâfız Osman’ın hattında herhangi bir güzellik kaybı olmadı. Bu şekilde geçen üç yılın ardından âdetâ Cenâb-ı Hakk’ın:
“Rabbine dön!” emrine imtisâlen ebedî âleme hicret eyledi.
Defninden sonra imâm efendi kendisine telkîn vermeye başlayınca, orada bulunan meczûb Sipâhî Dede şöyle haykırdı:
“–Efendi! Sen hiç zahmet çekme! Bu merhûmun işi tamamdır. Bilesin ki o, lâyık olduğu makama çoktan vardı bile. Artık Hakk Teâlâ, bizleri şefâatine nâil eyleye!..”
Rahmetullâhi Aleyh!
Burada şu hakîkati beyân etmelidir:
Hüsn-i hat, sahip olduğu bütün incelik ve güzelliğiyle sadece İslâm’a ve müslümanlara has bir san’at olarak tebârüz etmiştir. Zîrâ bu san’at, asırlardır müslimlerle birlikte gayr-i müslimlerin de dikkat ve alâkasını celbetmiş, ancak onların muttasıl gayretlerine rağmen içlerinden bizdeki seviyede mükemmel bir hattat çıkmamıştır. Denilebilir ki, Osmanlı’nın nice san’at dallarından idâreye kadar hemen her sahada kaydettiği terakkî ve seviyeyi iktibas eden Batı, işte bu sebeple yalnızca hat san’atımızı iktibas edememiştir. Bu, hüsn-i hattın, yalnız İslâm’a ve müslümanlara münhasır olduğu husûsunu tescîl eden ve târih boyu da şâhid olunan bir gerçektir. Öyle ki bu gerçek, asırlarca evvel Hazret-i Ali -radıyallâhü anh- tarafından şöyle ifâde buyurulmuştur:
“Hat, üstâdın tâliminde gizlidir. Onun kıvamı da çok meşketmektedir. Devamı ise, İslâm Dîni üzre olmaya bağlıdır.”
Buna göre hüsn-i hat için aranan temel üç şart:
1. Üstâdın tâlimi,
2. Çok meşketmek,
3. İslâm Dîni üzre olmak, yâni müslüman olmaktır.
Hattaki bu İslâm olma şartı pek derin bir mânâ taşır. Şâyân-ı dikkattir ki, gayr-i müslimlerden bu hususta gayret sarfedenler, yıllarca uğraşıp da kâmil bir hattat olamamışlardır. Oysa Osmanlı’da “bî-dest ü bî-pâ”, yâni elsiz-ayaksız imzasıyla yazı yazan ve gerçekten de bileklerinden her iki eli ve ayağı da olmayan bir kimse dahî hattat olarak temeyyüz etmiş ve kendisine saraydan maaş bağlanmıştır.
Bu gerçek, İslâm Dîni üzre olma şartına bağlı olarak Hakk tarafından bahşedilen ayrı bir mevhibe-i ilâhiyyedir.
Yine bu mevhibe dolayısıyladır ki, onsekizinci yüzyılın meşhur hattatı Mustafa Râkım Efendi de, hüsn-i hat icâzetini daha oniki yaşında bir çocuk iken almıştır. Mustafa Râkım Efendi, böyle müstesnâ bir mevhibenin kadrini idrâk etmiş ve üstün gayretler ile de kısa zamanda san’atını daha ilerilere götürmeye muvaffak olmuştur. Neticede bu sahada öncekileri unutturacak bir seviye kaydetmiştir. Sayısız şaheserlerine ilâveten pâdişâh tuğrâlarındaki son ve mükemmel istif, onun eseridir.
Diğer taraftan hat san’atında ilâhî mevhibenin yanında kulun gayret ve himmetinin de son derece mühim olduğu bir gerçektir. Bu hususta Râkım Efendi ile II. Mahmûd arasında geçen şu hâdise, pek mânâlıdır:
II. Mahmud, şehzâde iken hattat Râkım Efendi’den ders almaya başlamıştı. Pâdişâh olduktan sonra da derslere devam etti. Hocasına son derece hayran olduğundan bir defasında habersiz olarak ziyâretine gitti. O an Râkım Efendi bir yazı üzerinde her şeyiyle teksîf olmuş bir vaziyette çalışıyordu. Sultan’ın geldiğini dahî farketmedi. Bu işin künhüne vâkıf olan II. Mahmud, hocasının çalışmasını bölmeden sessizce onu seyre koyuldu. Hayretle müşâhede etti ki, hocanın önünde yazdığı yazının aynısından odanın her tarafında birçok nüsha bulunmaktadır. Gayr-i ihtiyârî şaşırarak:
“–Hocam!” diye seslendi.
Bu seslenişle Sultan’ı farkeden Râkım Efendi, başını yazısından kaldırdı ve toparlanarak:
“–Buyurunuz Sultanım!” dedi.
Sultan sordu:
“–Hocam! Bir yazı için bu kadar çok mu çalıştınız?”
Hattat Râkım cevap verdi:
“–Evet Sultanım!”
Sultan tekrar sordu:
“–O eşsiz yazıları hep böyle mi yazarsınız?”
Bu suâl üzerine Râkım, talebesi olan Sultan Mahmud’a âdetâ yeni bir ders sadedinde şu cevabı verdi:
“–Evet Sultanım! Yazacağım bir yazı için gördüğünüz gibi birçok kağıt harcarım. Aynı yazıdan sayısız istifler yaparım. Sonra içlerinden en güzelini seçerek onun üzerinde çalışır ve böylece en mükemmeli elde etmeye gayret ederim…”
Osmanlı’da hat, işte böyle kudretli kâbiliyetler tarafından gelişmiş, neticede insanları hayret ve hayranlığa garkeden bir seviyeye ulaşmıştır ki, bunun müşahhas sayısız örneği elimizdedir. Bu hüsn-i hat örnekleri, başta mâbedler olmak üzere birçok mekânları tezyîn etmiş ve rûhlara yüzyıllardır ayrı bir haz ve letâfet sunmuştur.
Hüsn-i hattın husûsiyet ve ehemmiyetini kısaca şu iki maddede îzâh etmek mümkündür:
a. Tıbbî Bakımdan:
Hat san’atı, yeryüzünde mevcûd diğer yazılara nazaran tıbbî bakımdan bir üstünlük arzeder:
1. Hiç yazı bilmeyen bir çocuğa bir çizgi çizdirseniz tabîatinden gelen hislerle o çizgiyi sağdan sola doğru keşîde eder (çeker). Çünkü kolun içeriye doğru hareketi uzviyeti bozmaz. Bundan dolayıdır ki, uzun zaman hüsn-i hat yazanların kolları ağrımaz.
2. Sürekli hareketler hangi uzuv üzerinde cereyan ederse etsin onu yorar. Ancak hüsn-i hatta ise kavisler hâkim olduğundan böyle bir yorgunluk görülmez. Bilakis dinlenme ve göz rahatlığı hâsıl olur.
1950’li yıllarda bir Rum doktorun muâyenehanesine astığı şu levha pek mânidardır:
“Gözlükten kurtulmak istiyenler hüsn-i hatla meşgul olsunlar!”
Bunun mânâsı, hüsn-i hattın gözü yormamasına mukâbil yumuşak kavisleri sebebiyle bozuk gözü bile tedâvî etmesidir. Üstelik bunu tavsıye eden de, bir Rum doktordur.
Bugün de devamlı Kur’ân-ı Kerîm okuyan halktan ihtiyar insanlara dikkat edilirse, bunların nâdiren gözlük kullandıkları görülür. Kur’ân-ı Kerîm’in, rûhlara şifâ olduğu gibi göze de şifâ olduğu tıbben tescîl edilmiştir.
3. Asabî bir insan, bir karalama yapsa, o karalama testere dişlerini andırır. Sert ve kırık çizgiler hâlinde görülür. Batı insanı Allâh’a âid doğru telâkkîyi şuûr altından şuûr üstüne çıkaramadığı için rûhu muzdariptir. O ızdırap, Batı’nın bütün bediî mahsullerinde tezâhür eder. Kiliselerine dikkat ediniz: Mîmârîleri kaktüs dikenini andırır. Sivri bitişler hâkimdir. İslâm mîmârîsinde ise, yuvarlaklık göze çarpar. Yanyana duran Sultanahmed câmii ile Ayasofya’yı psikolojik olarak tahlîl ederseniz, Sultanahmed uçmaya müheyyâ bir güvercini andırır. Ayasofya’da ise hantal bir hendeseyi müşâhede edersiniz. Bu keyfiyet iki toplumun rûhunun taşa in’ikâsıdır.
İslâm âleminde Kur’ân tilâveti ve buna bağlı dînî neşve meyânında meydana gelen mûsikî de, perde perde yükseliş ve inişler arzeder. Ayrıca namazın tâdil-i erkân ile emredilmesi de, namaz kılanda matlub olan huzurun sağlanması içindir.
Bu misâllerle tebârüz ettirmek istiyoruz ki, diğer alfabelerle yazılmış bir el yazısına uzaktan baktığınızda kalb grafiklerindeki iniş-çıkışları gösteren çizgi şeritlerini hatırlatırken hüsn-i hat, akıp giden bir zerâfet ve letâfet içinde insanı bambaşka haz âlemlerine götürür. Bazen ondaki bir harf bile gönlü rûhâniyet ile doldurmaya kâfi gelir. Meselâ yana yatık yazılan bir vav, sanki başı eğik duâ hâlindeki bir mü’mini tedâi ettirir. Âdetâ hüsn-i hatta:
“Kur’an’dan bir harf, yeryüzünden ve içindeki her şeyden daha hayırlıdır!” hadîs-i şerîfiyle ifâde buyurulan sır dolu hakîkat tecellî etmiştir.
İnsan psikolojisinde huzurun sağlanması için yazı yazarken elin ve gözün yorulmaması bakımından hüsn-i hattın fevkalâde üstün bir mâhiyet arzetmesi de işte bundandır.
Bunun için Osmanlı’da tahsîl gören hemen herkes belli bir ölçüde hüsn-i hatla meşgul olmuştur. Hattâ sultanlar bile, içinde bulundukları yorucu meşgaleler arasında hüsn-i hat meşkini ihmâl etmemişlerdir. Bu san’atı ilerletip icâzet alan pâdişâhlar mevcûddur. Çünkü hüsn-i hat, zihni de beyni de yormaz! Sultan Abdülhamîd Han’ın yoğun devlet işlerinde zihni yorulduğu zaman hüsn-i hat çalıştığı meşhurdur. Hamdi Efendi’nin de, tefsir çalışmalarında zihnini dinlendirmek için hüsn-i hat çalıştığı rivâyet edilir.
Hüsn-i hat, hâfızaya değil zekâya yüklenir. Hâfızaya gelen yük, insanı hantallaştırırken, zekâya yük olan şey ise, onun gelişmesine sebep olur. Meselâ hüsn-i hatta mühim olan istif yapmak mes’elesi, zihni bir ameliyyeyi gerektirir ki, bu da zekâyı inkişâf ettirir.
b. Bediî Bakımdan:
Güzellik duygusu, muhtevâ kadar şekil şartlarına da bağlı olarak tatmin olur. Güzel bir muhtevâ, göze hoş gelmeyen bir şekil içinde güzelliğinden çok şey kaybeder. Meselâ gülün yaprakları oval değil de diken gibi sert bir çizgi ile nihayete erseydi, huzur ve yumuşaklık vermez, rûhu okşamazdı. Yâni şekiller, verdikleri intibâ bakımından rûhla son derecede alâkalıdırlar. Huzurlu bir insan sıcak ve ölgün renkleri tercih ederken huzursuz bir insan, frapan, keskin renk ve şekilleri tercih eder. Siyah renk resmî bir ağırlığı, pembe uçarılığı, beyaz temizliği, kırmızı şiddeti tedâî ettirir. İnsanlar, renk ve şekilleri onların gönüllerinde uyandırdığı bu te’sîrlerle kabul veya reddederler. Tercihlerin temel sebebi de, işte bu te’sîrlerdir.
Dolayısıyla insan rûhunu bediî duygular bakımından tatmin eden kâmil ifâde, tenâsüptür. Mîmâr Sinan’ın minâreleri ne kadar mütenâsiptir. Boyları sâbit kalmak şartıyla biraz daha kalın bir gövdeye sahip olsalar, kaba telakkî edilirlerdi. Aksine gövdeleri aynı kalmak şartıyla boyları uzatılsaydı, zayıf intibâ verirlerdi. Ecdâd, minârenin eniyle boyu arasında ve onunla bitişen kubbe arasında dengeli bir insan vucûdundaki tenâsübü yakalamıştır.
İşte hayatın sun’î ve tabiî dekorunu teşkil eden eşyâ, bu mantıkla tahlil edildiğinde tenasübün çeşitli kaidelerini yakalamak mümkün olmaktadır.
Bu açıdan bakıldığında görülür ki, tenasübün bu gibi temel kanun ve kaidelerini yakalayıp gerçekleştirmek hususunda en ileri gitmiş olan san’atkârlar hattatlardır. Onlar yazıda değme hayâlin ulaşamayacağı tenasüpler kurmuşlardır. Bu seviye, asrımızın en büyük ressamı Picasso’yu bile âhir ömründe bu yazıya çalışmaya mecbur bırakmış ve vicdanî bir ifâdeyle:
“–Sizin hattatlarınız tenasüp kaide ve imkânlarını sonuna kadar kullanmış ve gelecek nesillere yeniden keşfedecek bir şey bırakmamıştır…” dedirtmiştir.
Üstelik o da sadece Napolyon’un İslâm dünyâsından toplayıp getirdiği ve Louvre (Luur) müzesine yerleştirdiği mahdud eseri gördüğü halde…
Görüldüğü gibi hüsn-i hat, İslâm harflerini okumayı bilmeyenlerde bile büyük bir hayranlık ve takdîr uyandırmıştır. Zîrâ ondaki estetik, teshîr edici bir güzellik arzeder. Bu güzelliği Sultanahmed Câmii’ndeki merhum Ali Haydar’a âid “el-Kâsibü habîbullâh” levhası karşısında âdetâ büyülenmiş bir vaziyette müşâhede eden Macaristan’lı bir ressam, yanındaki refâkatçıya şöyle demekten kendini alamaz:
“Dostum! Sizin hüsn-i hat dediğiniz bu yazılarda her bakımdan ayrı bir hâl var. İlk nazarda sade bir renk ve geometrik bir sessizlik göze çarpıyorsa da bunlar, baktıkça hareket ediyor, canlanıyor ve cilveleniyor. Onlardan muhataba evvelâ rûhu okşayan bir bakış, ardından yavaş yavaş içe süzülen canlı bir akış hissediyorum. Sessiz bir armoni içinde rûhu hazla titreten metafizik bir mûsikî bu. Ancak bu mûsikîyi kulaklar değil, gönüller dinliyor; dinledikçe de bambaşka bir âleme yükseliyor. Bu yazıları seyrederken ne oluyor anlamıyorum! Onlarda içimi içine çeken büyüleyici bir çehre, bir güzellik denizi, tatlı titreşimlerle gönlümü ferahlatan bir hava var. Siz de bunları hissediyor musunuz?..”
Nitekim hüsn-i hattın bugünkü kıvama gelmeden evvelki hâlinde dahî nisbeten de olsa mevcûd olan bu tabiî husûsiyet dolayısıyla Hazret-i Ali -radıyallâhü anh-, şöyle buyurmuştur:
“Çocuklarınıza hüsn-i hat ile ikrâmda bulununuz! Zîrâ hüsn-i hat, işlerin en mühimi ve sevincin de en büyüğüdür.”
Hüsn-i hattın bu yönü, yâni gönülleri sürûra garketmesi, az-çok güzellik duygusuna sahip olan herkesi kendisine cezbeder. Onun lâhûtî âlemi içerisinde alınan mânevî hazzı tarif etmek mümkün değildir.
Velhâsıl hattatlar, kâinâtın hâlıkı ve sânii olan Allâh’ın bu âlemde tecellî ettirdiği güzellikleri derin bir vukûf ve müşâhede ile eserlerine aksettirmeye gayret etmişler ve tabiattan aldıkları denge imkanlarını kendi muhayyilelerinde birbirleriyle yeni terkiplere sokup çoğaltarak hüsn-i hattı hayâl ötesi bir zirveye ulaştırmışlardır.
İfâde etmelidir ki, dünyâda hiçbir yazı, böylesine bir san’at eseri sayılacak bir seviyeye ulaştırılamamıştır. Buna dâir bir hâtırâyı zikredelim:
Hattat Hâmid Aytaç, Paşabahçe cam fabrikasında bir sipariş üzerine tabaklara “hüsn-i hat” yazmakla meşgulken yanına bir vazîfeli geldi. Bir müddet kendisini hayran hayran seyredip takdir ettikten sonra merakla:
“–Hocam!.. Diğer yazılarda bu seviyeyi göremiyoruz! Bu hârika san’atın böyle bir zirveye ulaşması nasıl oldu?” diye sordu.
Üstâd Hâmid Aytaç:
“–Üç temel husûsiyet ile…” dedi ve şunları söyledi:
“–Bu yazı;
1. Bin senelik bir tekâmül,
2. Yapısında meknûz san’at istîdâdı, yâni şeklinde yumuşaklık ve kavislerin bulunması, bunun da insan hâlet-i rûhiyyesiyle tenâsüp arzetmesi,
3. Aralıksız devam eden bir dînî gayret ve heyecan neticesinde böylesine bir san’at hâlinde hârikalaştı. Çizgileri, rûhları teshîr eden sessiz, fakat son derece akıcı bir şiir şekline büründü.
Bunların içinde en mühim faktör de, üçüncüsüdür. Zîrâ hattatlar, Kur’ân-ı Kerîm’i en güzel şekilde yazıp çoğaltmak ihtiyacıyla temeyyüz etmiş insanlardır. Yâni bu yazıyı hüsn-i hat yapan Kur’ân yazma gayretidir.” dedi.
Gerçekten İslâm hat san’atı örnekleri sadece şekil güzelliğiyle değil, muhtevâlarıyla da büyük bir gâyeye hizmet etmiştir. Bu san’atın terakkîsinde de asıl bu gâyenin ulvîliği rol oynamıştır. Çünkü duvarlara asılan levhalara bakıldığında her birinin ya bir âyet-i kerîme, ya bir hadîs-i şerîf ya da bir kelâm-ı kibâr olduğu görülür. Bunlar, âdetâ nazarı onlara çarpanlara bir öğüt ve ibret mâhiyetindedir. Ayrıca yazılan hılye-i şerîfeler, gönüllerdeki Hazret-i Peygamber muhabbetinin pek güzel nişânesi olmuş ve hattat icâzetnâmeleri de, hep bu suretle tanzîm edilegelmiştir. Husûsiyle Kur’ân-ı Kerîm yazmak, her hattat için müstesnâ bir vazîfe ve bereket olarak telâkkî edilmiş ve Osmanlı’da hemen her hattat bu hususta ayrı bir ihtimâm ve incelik göstermiştir. Denilebilir ki, Kur’ân-ı Kerîm yazmayan hattat yok gibidir. Bazıları ise, pek çok Kur’ân-ı Kerîm yazmış, bunu kendileri için bir âhıret sermayesi olarak görmüştür.
Kur’ân-ı Kerîm’e yapılan bu hizmetin berekâtı husûsunda Emin Saraç Hocaefendi, Medîne-i Münevvere eşrâfından Abdülkâdir Bekli’den, oranın Mahkeme-i Şer’iyye Sicilleri’ne de geçen ibret ve hikmet dolu şöyle bir rivâyet nakleder:
Bir hac mevsimidir. Medîne’de gâyet güzel bir hat ile yazılmış bir Kur’ân-ı Kerîm, müzâyedeye çıkarılır. Muhtelif memleketlerden gelen hacılar hayranlıkla onun nefis hattını seyredip fiat bildirirler. O esnâda merakla Kur’ân-ı Kerîm’e yaklaşan bir Türk hacı, kitâbullâhın hattını görünce hayretler içerisinde haykırır:
“–Bu, merhûm babamın yazdığı Kur’ân-ı Kerîm!..”
Ardından:
“–Fakat biz, onu vasıyeti îcâbı olarak kabrine koymuştuk!” der.
Sonra da bu muammâyı çözmeye uğraşır. Mes’elenin alâkalı kimselere intikâli neticesinde şu mâlumat ortaya çıkar:
Medine-i Münevvere’deki Cennetü’l-Bakî mezarlığında yer olmaması münâsebetiyle bazı kabirlere aradan belli bir müddet geçtikten sonra yeni mevtâlar defnedilmektedir. Yine böyle bir vesîleyle eski kabirlerden biri açıldığında orada taptaze bir mevtâya ve üzerinde de bu Kur’ân-ı Kerîm’e rastlarlar. Herkes hayrette kalır. Vazîfeliler de, bu pek mükemmel bir şekilde yazılmış olan Kur’ân-ı Kerîm’i kabirden alırlar. Yaptıkları istişâre ile de onu müzâyedeye çıkarıp parasını ümmet-i Muhammed’in istifâdesi için beytülmâle koymaya karar verirler.
Bu mâlumatla gözleri yaşaran Türk hacı, bu ibretli hâdisenin diğer kısmını da kendisi tamamlar:
“–Babam bir Osmanlı hattatıydı. Her sene bir Kur’ân-ı Kerîm yazar ve geçimini tedârik ederdi. Bunun yanında ayrıyeten büyük bir itina ile yazmakta olduğu bir Kur’ân-ı Kerîm vardı. O kadar güzeldi ki, bakmaya doyulmazdı. Babam onu hiç acele etmeden âdetâ bütün mahâretini ortaya koyarak târifsiz bir zevk ve iştiyâk içinde yazardı. Sabırla geçen uzun bir zamanın ardından nihâyet ortaya müthiş bir şaheser çıktı. Buna muvaffak olan babam, büyük bir şükür ve sürûr içinde bizleri topladı ve:
«–Evlâdlarım! Ben bu Kur’ân-ı Kerîm’i âhırette bana şefâatçi olsun diye yazdım. Size vasıyyetim şudur ki; ben öldükten sonra onu güzel bir şekilde sararak göğsümün üzerine koyasınız!» dedi.
Bizler de vefât ettiği zaman onun bu vasıyetini yerine getirdik.
İşte beni şaşırttığı nisbette sevindiren asıl muammâ, babamın bu Kur’ân-ı Kerîm’le İstanbul’da defnedilmiş olmasına rağmen yıllar sonra kendisine mübârek topraklarda ve mübârek bir kabristanda rastlanmış olmasıdır!”
Bilenlerin mâlumudur ki, vefât eden mü’minler bazen gömüldükleri yerlerde bırakılmaz, lâyık oldukları yerlere emr-i ilâhi ile nakledilirler. Buna “nakl-i kubûr” denilir. En çok o mübârek topraklarda böyle hâdiseler yaşandığı için Medîne-i Münevvere’nin sâlih kimseleri bu gerçeği öteden beri bilirler. Bizzat müşâhede edenler de mevcûddur. Hâsılı, o mübârek beldede ölüp de oraya lâyık olmayanlar ile oralarda ölmeyip oraya lâyık olanların yerleri melekler vâsıtasıyla değiştirildiği yaşanmış hakîkatlerdendir.
Bu müstesnâ bir mazhariyettir ki, bahsettiğimiz hattat da Kur’ân’a olan hizmet, hürmet ve bağlılığın bir bereketi olarak böyle bir lutfa, yâni onun şefâatine nâil olmuştur.
Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:
“Kur’an şefâatçidir ve onun şefâati de (Allâh indinde) makbûldür.”
Bu hadîs-i şerîf dolayısıyladır ki, Kur’ân’ın şefâatine mazhar olabilmek için hattatlar Kur’ân hizmetini kendilerine tâc edinmişlerdir.
Burada hüsn-i hat kadar üzerinde durulması gereken mühim bir husus daha vardır ki, o da, yazılanlara, husûsiyle Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîf metinlerine ta’zîm ve hürmettir. Ulemâ bu husustaki şer’î hükümleri şöyle hulâsa eder:
Yazıya ve yazılmış varaklara hürmet gerekir. Onların üstüne basmamalı, oturmamalı, tahkîr etmemelidir. Ayak altlarına ve kirli yerlere atmamalı, uygunsuz kötü yerlerde kullanmamalıdır. Dînin bu husustaki emir ve yasakları, yazıların muhtevâlarına göre derece derecedir. Bazen haram ve küfre kadar gider. Çünkü esere yapılan saygısızlık sahibine yapılmış gibidir. Bunun içindir ki İslâm ahlâkına sahip olanlar, yazılara, yazılmış şeylere saygının yanında yazı âletleri olan kalem, mürekkep ve kâğıda da ayrı bir değer vermişlerdir. Husûsiyle Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîf yazdıkları kamış kalemin kırıntılarını dahî muhâfaza etmişler ve bunu bir olgunluk alâmeti saymışlardır. Ez-cümle bu hususta Cenâb-ı Hakk’ın:
ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ
“Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıklarına andolsun ki…” (el-Kalem,1)
(2)وَكِتَابٍ مَّسْطُورٍ
(3)فِي رَقٍّ مَّنشُورٍ
“İnce deri üzerine satır satır yazılmış Kitâb’a andolsun ki…” (et-Tûr, 2-3) ifâdelerindeki sırra dikkat edilmiştir.
Allâh Teâlâ burada kalemi, yazılanları, üzerine yazı yazılan nesneyi ve Kitâb’ı, kasemine mazhar kılmıştır.
Bu mazhariyeti idrâk eden ecdâdımızın hassâsiyeti pek ibret vericidir:
Merhum müfessir Hamdi Yazır, onüç yaşında İstanbul’a gelerek Küçükayasofya medresesine girmişti. Orada tahsîlinin yanında Hacı Kâmil Efendi adında mübârek bir zâtın hizmetlerini de görmekteydi. Ancak Küçük Hamdi, oda kapısının eşiği biraz fazlaca yüksekte olduğundan ihtiyar hocası girip çıkarken zahmet çekiyor diye üzülüyordu. Sonunda bir çare düşündü ve üzerinde Romence yazı bulunan bir gazyağı sandığının kapağını eşiğin önüne koydu. Ertesi sabah odaya geldiğinde bunu gören Kâmil Efendi:
“–Bu kapağı buraya kim koydu?” diye sordu.
Küçük Hamdi’nin yaptığını öğrenince de onu yanına çağırarak:
“–Ey oğul! Ayağımızın altına öyle bir karpuz kabuğu koymuşsun ki, hiç günahımız olmasa bu yeter!” dedi.
Küçük Hamdi:
“–Efendim! Bu İslâm yazısı değil!” diyecekti ki, Kâmil Efendi sözlerine devamla:
“–Evlâdım! Müslümanın da gavurun da yazısı vardır, ama yazının müslümanı ve gavuru yoktur. Biriyle görülen iş, diğeriyle de görülür. Elverir ki, kötü yerde ve bâtılda kullanılmamış olsun! Hayra yarayan ve Hakk’a hizmet eden her yazıya saygı lâzım. Allâh Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de yazılara ve yazanlara boşuna kasem buyurmamıştır. Aman dikkatli ol yavrum!” dedi ve yerdeki yazıyı kaldırttı.
Diğer yazılar hakkında bile bu hassâsiyeti gösteren ecdâd, elbette ki İslâm yazısına ve bununla yazılan eserlere daha büyük bir hürmet göstermişlerdir. Nitekim kazârâ yere düşen bir İslâm yazısını üç defa öpüp alnına değdirmek, belden aşağı tutmamak, dâimâ yüksek yerlere koymak gibi inceliklerden yazı yazılan kalem yongalarının yakılıp gömülmesine kadar birçok ihtirâm tezâhürleri vardır. Bu edeb, husûsiyle Kur’ân-ı Kerîm için çok daha titizlikle tatbik edilmiştir. Âyette buyurulan:
لَّا يَمَسُّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ
“Ona (Kur’ân’a) ancak temizlenenler dokunabilir.” (el-Vâkıa, 79) beyânına nazaran aslâ abdestsiz olarak Allâh’ın kitâbına dokunulmamıştır.
Ecdâdın Kur’ân’a ihtirâm tezâhürleri, sadece bunlardan ibaret değildir. Şu kadar ki, onları dünyânın efendisi yapan asıl müessir, Kur’ân’a samîmî birer hâdim olmalarına bağlıdır.
Baştan beri ifâde ettiğimiz gibi bu hizmetlerinin en büyüğü de, hiç şüphesiz Kur’ân-ı Kerîm’i ona lâyık bir güzellikle yazabilmek için hüsn-i hat san’atında ulaşılan zirve olmuştur. Denilebilir ki hüsn-i hat, Osmanlılar’ın en ziyâde muvaffak oldukları san’atların başında yer almaktadır. Öyle ki, Arap âlemi dahî Osmanlılar kadar liyâkat gösterememişlerdir. İlk defa Sultan Abdülazîz Han’ın hattat Şevki Efendi’yi Mısır’a göndermesi sayesinde onlar arasında da bizimkilerle mukayese edilemeyecek derecede de olsa hüsn-i hattı güzel yazabilen hattatlar görülmeye başlamıştır. Bugün de İslâm âleminin beyân ettiği:
“Kur’ân-ı Kerîm Hicâz’da nâzil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı…” ifâdesi, aynı canlılığıyla mâhir eller tarafından devam ettirilmektedir.
Hâsılı arzettiğimiz gibi bu san’at, yalnız müslümanlara münhasır olarak tebârüz etmiştir. Zîrâ bugüne kadar nice gayr-i müslim bu yolda mesâî tüketmişse de, kâmil bir neticeye aslâ ulaşamamıştır. Bu hakîkat de gösteriyor ki hüsn-i hat, sadece İslâm’a ve müslümanlara has olarak kalmış ve kalacaktır.
Yâ Rabb! Burada ismini saydığımız ve sayamadığımız hattatların gönüllerinde meknûz bulunan muhabbetullâhın bir tezâhürü olarak hüsn-i hatta akseden güzel edeb, nezâket, rûhî incelik ve derinlikten bizim gönüllerimize de bir hisse lutfeyle!
Âmîn!
