İÇİNDEKİLER
ARAMA:

MİMARBAŞI KOCA SİNAN

(1489/90-1588)

Devrinin tâbiriyle “ser-mîmârân-ı hâssa”, yâni pâdişâh mîmârlarının başıdır.

Birkısım kaynaklara göre babası Abdülmennân, dedesi de Dülger Yûsuf isimli şahıslardır. Sinan, Sultan Selîm’in tahta çıktığı günlerde Rumeli’ye ilâveten Anadolu’dan da devşirme1 alınmaya başlanılması üzerine Kayseri’nin Ağırnas Köyü’nden devşirilmiştir. Nitekim kendisi de Yavuz’un vefâtıyla alâkalı olarak söylediği mısrâlarında bunu tebârüz ettirir:

Anın devşirmesiyem ben kemîne

….

Gülistân-ı cinân ola mekânı…

Ancak ifâde etmelidir ki, müslüman Anadolu’nun bağrında yetişen samîmî ve ihlâslı bir mü’min olan Sinan’ın bu devşirmeliğinden yola çıkarak onun şu veya bu milletten olduğu husûsundaki iddiâlarla uğraşmak yersizdir. Doğru olan bugünkü mîmârîyi Sinan’ın ufuklarıyla değerlendirebilmek, yâni Türk mîmârîsini yeniden Sinan’ın o mükemmel san’at ve üslûbu istikâmetinde geliştirebilmektir.

Yedi yıllık bir tahsîlden sonra yeniçerilerin arasına katılan Sinan, iştirâk ettiği muhârebeler dolayısıyla gidip gördüğü yerlerdeki san’at âbidelerini inceleme ve kendisindeki o üstün kâbiliyyet potasında eritip yeni terkipler vücûda getirme imkânına kavuştu. Sinan’ın san’at hayâtı için bütün bu seferler, dehâsını besleyen bir büyük tecrübe ve müşâhede zemini oldu. Onun yaklaşık elli yılı, bu şekilde bir bilgi ve tecrübe biriktirme, eşsiz bir estetik kâbiliyeti kazanma ve bunları o müthiş muhayyilesinde yoğurmakla geçti.

Onun san’at kâbiliyetinin ilk tezâhürü, Van kalesi kuşatmasındadır. Sadrazam Lütfü Paşa maiyyetindeki Osmanlı ordusu Van Gölü sâhiline geldiğinde Paşa, gölün karşı kıyısındaki İranlılar hakkında bilgi almak istedi. Bunun için Sinan’ı çağırıp:

“–Gemilerin yapılmasına itinâ eyle!” dedi.

Malzeme yokluğuna rağmen Sinan, derhal harekete geçerek bütün teçhizatıyla kısa zamanda üç kadırga vücûda getirdi. Bu başarı, Lütfü Paşa’yı son derece memnun etti.

Bu ve benzerî üstün ve kıymetli hizmetler halkası genişledikçe Sinan, devamlı yükselmeye başladı. Ardarda sıralanan eşsiz muvaffakıyetleri sayesinde alışılmadık terfîler ile kısa zamanda yeniçeri ocağının en yüksek rütbelerinden biri olan hasekibaşılığına kadar geldi. Zîrâ onun seferlerde gösterdiği îmâr ve inşâdaki muvaffakıyeti, ordunun zaferini te’mîn eden en büyük müessirlerden biriydi.

Kânûnî’nin Boğdan seferinde Prut nehri üzerine onüç gün gibi kısa bir zamanda mükemmel bir köprü inşâ etmişti. Ancak birkısım devlet adamlarının bu köprünün düşman eline geçmemesi için oraya bir de kale yapılması teklîfini ordunun kuvve-i mâneviyyesine menfî bir surette te’sîr edeceği düşüncesiyle kabul etmedi. Büyük Sultan Kânûnî de bu fikri beğendi ve:

“–Unutmamak gerektir ki, müslümanlar târihte ilk defa Avrupa kıt’asına çıktıklarında kendilerini Cebel-i Târık’tan geçirmiş olan gemileri yakmışlardı. Bu kararlılığı bizim de göstermemiz lâzımdır. Bizler buraya kale yapmakla askere darlandığı anda kaçması için bir girizgâh mı yapacağız?” diyerek Sinan’ı takdîr etti.

Onun dehâsını:

“Ehl-i hünerin kadrini bilmek de hünerdir!” vasfına sahip bir san’atkâr firâsetiyle keşfetmiş bulunan Kânûnî, bir Âzerî Türkü olan mîmârbaşı Acem Ali’nin vefâtı üzerine hâssa ser-mîmârlığına Sinan’ı tâyin etti.

İşte bundan sonra Osmanlı mîmârîsi için âdetâ ilâhî bir lutuf tecellîsi hâlinde cihana çil çil kubbelerin serpildiği bir hârikalar devri başladı. Koca Sinan’ın:

Böylesi görülmemiş olsun!..” düşüncesiyle inşâ ettiği o muhteşem eserler, ardarda sıralandı ve gerçekten de o güne kadar görülmemiş nice eserler meydana geldi.

Husûsiyle fetihten sonra İstanbul’u İstanbul yapan faâliyetler, Sinan’ın eliyle gerçekleşti. Zîrâ Bizans’tan ancak köhne birkaç yapının kaldığı İstanbul’un yeniden ve bir Osmanlı zevkiyle îmârı pek mühim bir mes’eleydi. Bu mes’eleye daha fethin ilk günlerinde dikkat çekilmişti. Fâtih Sultan Mehmed Han, gazâya katılanlara Ok Meydanı’nda bir ziyâfet vermiş ve Akşemseddîn Hazretleri de bir konuşma yaparak şöyle demişti:

Ey gâzîler! İnşâallâh cümlemiz mağfûruz. Fakat gazâ malını isrâf etmeyip İstanbul içinde hayrât ve hasenâta sarf ediniz! Pâdişâhınıza da her dâim itâat ve muhabbet hâlinde olunuz!”

İşte böyle bir hamleyle başlayan İstanbul’un îmârı yolunda:

Hüner bir şehir bünyâd etmektir

Reâyâ kalbin âbâd etmektir

denildi ve sultanların gayretlerine ilâveten birçok vakıflar teşekkül etti. Nihâyet Koca Sinan’la birlikte de, bu faâliyetler köklü bir şekilde maksadına ulaştı.

Gerçekten de Osmanlı ile başlayan ve şehir çehresini eşsiz zerâfetleriyle güzelleştiren âbideler, daha ziyâde Sinan’la belirginleşmeye başladı. Bunun için seçilen yol, yapıyı şehre hâkim bir yere veya bir tepeye yerleştirerek hemen göze çarpacak bir yükseklikte inşâ etmekti. Bu hususta son derece başarılı olan Koca Sinan, Osmanlı mîmârîsine İslâm-Türk rûhuna uygun yeni bir üslûb kazandırdı. Mâbedleri gözalıcı bir ihtişâmla rûhâniyeti mezceden bir üslûbla inşâ etti.

Eşsiz âbide eserler silsilesinden Koca Sinân, ilk büyük mâbed olarak Şehzâde Câmii’ni inşâ etti. Kânûnî Sultan Süleyman’ın vefât eden oğlu Şehzâde Mehmed’in rûhunu ta’zîz için yaptırdığı bu eser, Sinan tarafından bir “çıraklık eseri” olarak tavsîf edilir.

Âdetâ bir çini müzesi görünümündeki meşhûr Rüstem Paşa Câmii de, müstesnâ bir cevher hüviyetiyle onun ellerinde yükseldi.

Hâssa Mimârlığı vazîfesiyle Sinan’ın yaptığı en önemli hizmetlerden biri de, Kânûnî’nin emriyle devrin her türlü fen ve tekniğini kullanarak İstanbul’a getirmiş olduğu sudur. Müslüman ahâlînin çektiği su sıkıntısını gidermek için harcanan meblağ, Süleymaniye gibi bir âbideye harcananın üzerinde olmuştur. Zîrâ o zamana kadar İstanbul’da büyük bir su sıkıntısı vardı. Sinan’ın üstün gayretleri neticesinde İstanbul’un çeşitli noktalarına serpiştirilen çeşmelerle bu sıkıntı izâle edildi. Ayrıca israfı önlemek için de burma lüleli musluklar îcâd edildi.

Su mes’elesinin halli için Sinan’ı vazîfelendiren Kânûnî’nin şu hassâsiyeti takdîre şâyândır:

“Benim maksadım odur ki, her mahalleye su aka! Müsaid yerlere çeşmeler yapıla.. Elverişli olmayan yerlere ise kuyular açıla.. Böylece tatlı sular her tarafa ulaştırıla.. Bütün teb’am da, bundan istifâde edip devletimin devamına duâcı olalar!..”

İstanbul’da su mes’elesi halledilirken mübârek topraklar da unutulmamıştır. Kânûnî’nin hayırsever kızı Mihrimah Sultan, Mîmâr Sinan’a “Ayn-ı Zübeyde” suyunu nakleden su yollarını tamir ettirmiş ve gerek mukaddes belde halkının gerekse hacıların ihtiyaçlarını da görmüştür.

Sinan’ın su mühendisliği, inşâ ettiği câmîler ve binâlar kadar mühimdir. Zîrâ o, medeniyyetimizin adını “su medeniyyeti” yapmıştır.

Diğer taraftan Sinan’ın su hizmetlerini yürüttüğü sırada onun isminin tarihteki yerini tâyin edecek bir eserin inşâ emri de Kânûnî tarafından kendisine verilmişti. Bu eser muhteşem Süleymaniye olacaktı. Şöyle ki:

Rivâyete göre Kânûnî Sultan Süleyman Han, bu câmî-i şerîfin inşâsına karar verdiği zaman bir gece rü’yâsında Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’i gördü. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, ona câmînin nereye yapılacağını göstermekten başka câmînin iç ve dış unsurları hakkında da birtakım tâlimatlar verdi. Bunları:

“–Minberi şuraya, mihrâbı şuraya, kürsüyü de şuraya yapasınız!” şeklinde tafsîlatlı bir şekilde ifâde buyurdu.

Büyük bir heyecan ve sürûrla uyanan Kânûnî, Âlemlerin Efendisi’ne salevât getirerek gözyaşları içinde Cenâb-ı Hakk’a şükretti. Ertesi gün ilk iş olarak derhal Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in işâret buyurduğu mahalle giderek Mîmârbaşı Koca Sinan’ı oraya çağırdı ve buraya bir câmî-i şerîf yaptıracağını söyledi. Koca Sinan da, zaten bu teklîfi bekliyormuşçasına Sultan’a:

“–Devletlü Sultanım! Câmîyi bu yere şu minvâl üzere yaparız; mihrâbı şurada, minberi şurada, kürsüsü de şurada olur.” diyerek Kânûnî’ye rü’yâsında vâkî olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in mübârek ifâdelerini tekrarladı.

Bunun üzerine Kânûnî, mütebessim bir şekilde Sinan’a bakarak:

“–Mîmârbaşı! Haberli gibisin!..” dedi.

Koca Sinan, başını edeble önüne eğdi ve aynı rü’yâ-yı sâdıkayı kendisinin de gördüğünü izhâr sadedinde:

“–Sultanım! Sizin hemen arkanızda idim!..” dedi.

Bu durum karşısında sürûr ve heyecanı bir kat daha artan Kânûnî, derhal:

“–O halde tiz câmî-i şerîfin inşâsı başlasın!” diye fermân eyledi.

Zâten bu emri bekleyen Mîmârbaşı Koca Sinan, vakit geçirmeden hazırlıklarını tamamladı ve yüce mâbedin inşâsını, Şeyhülislam Ebussuûd Efendi’nin temele ilk taşı koymasıyla başlattı. Eseri, devrin teknolojik yetersizliklerine rağmen yedi yılda tamamladı1.

Sinan, bu eserinde Osmanlı ihtişâmını mîmârîye aksettirmek yolunda eşsiz bir ustalık sergiledi. Daha proje hâlindeyken bile gönülleri heyecana ezmez. Zîrâ her unsur, bir bütünlük içerisinde kendi güzelliğini arzedecek şekildedir. Bu hususta Koca Sinan’ın insanüstü bir gayret, titizlik ve dehâ sergilediği eserlerinde bârizdir.

Nitekim şâirin:

Seni oya oya işlemek için

Çizgileri, noktaları tartarak–

Yıllarca çalışmış yüzlerce kişi,

Göz nûruna îmân gücü katarak.

dediği muhteşem Süleymaniye, hem hendese, hem de mânâ derinliği bakımından bir eşsizlik arzetmektedir:

Koca Sinan, kubbenin içine ve köşelere ağzı iç tarafa dönük bir şekilde 50 cm. boyunda 64 küp yerleştirmiş ve bu sayede hassas bir akustik meydana getirmiştir. Ayrıca iç ve dış kubbeler arasında iki-üç metreyi bulan boşluklar da, yaz ve kış aylarında hava sıcaklığını belli bir seviyede tutması yanında mükemmel bir akustik sağlamaktadır. Mîmârbaşı’nın bu akustiği sağlarken câmîde nargile höpürdeterek çıkan su sesiyle birkısım yerleri bozup tekrar yaptırmak derecesinde gösterdiği titizlik ve itinâ meşhûrdur. Öyle ki bir hayli devam eden bu çalışma, bazıları tarafından yanlış anlaşılmış ve Kânûnî’ye şikâyet dahî edilmiştir. Fakat bu şikâyetler, ulu bir mâbed için ihlâs ve fedâkârlıkla gayret eden Sinan’a hiçbir surette mânî olamamıştır. Aksine ortaya çıkan netice, herkesi onun hayranı eylemiştir. Şâir, bu üstün muvaffakıyete son derece hayret ederek şöyle der:

«Bu ne hikmet!» derken kendi kendime

«Bu ne hikmet!» dedi ses oyunları…

Ululuk, incelik, mânâ, renk, oyun…

Nasıl birleştirmiş Sinan bunları?

Koca Sinan, büyük kubbeyi Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’den bir remz saymaktadır. Buna göre kubbe, câmî-i şerîfde okunan Kur’ân-ı Kerîm, yapılan duâ vesaireyi müminlere aksettirme vazîfesiyle tıpkı Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in Yüce Mevlâ’dan aldığı emirleri ümmetine teblîğ edişini temsîl etmektedir. Bu mânânın yanında büyük ve küçük kubbeler arasındaki âhenk, rûhları o derece okşar ki, şâire şöyle dedirtir:

Bir âile gibi çepçevre, küçük

Kubbeler, büyüğün yavruları mı?

Yahut onlar da bu kutlu yuvanın

Güvercinleri mi, kumruları mı?

Ayrıca mihrâbın üstünde devrin tanınmış üstâdı İbrâhim Usta tarafından yapılan renkli pencereler bir şaheserdir. Koca Sinan, bu pencere camlarından giren güneş ışığını şehper-i Cibrîl (Cebrâil -aleyhisselâm-’ın kanadı) olarak telâkkî eder. Her biri 9.02 m. yüksekliğinde 1.14 m. çapında ve kırk-elli ton ağırlığındaki dört ana sütunu da dört halîfeye benzeterek şöyle der:

Oldu Kâbe bu câmi-i mevzûn

Çihâr-yâr oldu bu dört sütun1

Câmînin dört muhteşem minâresi, Kânûnî’nin İstanbul’un fethiyle dördüncü pâdişah, on şerefe de Osmanlı İmparatorluğunun onuncu pâdişâhı olduğuna işâret içindir.

Ayrıca semâya doğru yükselen minâreleriyle câmî-i şerîf, âdetâ ellerini kaldırmış Allâh’a duâ ve niyaz hâlindedir. Şâir, bu niyâz hâli karşısında duygulanarak şu terennümde bulunur:

Sütunu kıyâmdır, kemeri rükû;

Minâreleri her hâliyle duâ…

Biz açarken iki avucumuzu

O, bizim için dört eliyle duâ!

Kıt’adan kıt’aya göçen bulutlar,

Minârelerini öper de geçer!

Mübârek geceler, yıldızlarını

Mübârek başına serper de geçer!

Câmîde bir is odası bulunması ve sağlanan düzenli bir hava akımı sayesinde burada toplanan isten en kaliteli mürekkebin yapılması hayret vericidir.

Koca Sinan, câmî-i şerîfi yaparken binânın oturması için inşaata bir sene ara vermiştir. Haddi zatında Sinan’ın bu kayboluşu, Bağdad’dan Arafat’a uzanan ve “Ayn-ı Zübeyde” denilen kadîm su yollarının tâmîr ve yeniden inşâsı içindi. Lâkin bütün ziynetlerini bu gâyeye tahsîs eden Kânûnî Sultan Süleyman’ın mübârek kızı Mihrimah Sultan, hayrının gizli kalmasını istediği için buna, Sinan’ın habersizce ortadan kaybolması görüntüsü verilmiştir. Herkes bu kayboluşu, câmîin inşâsı için acele eden pâdişâha karşı temellerin oturmasını sağlayacak bir fâsıla kazanma ihtiyâcından ibaret bir sebebe bağlar.

Bir rivâyete nazaran Frenk krallarından biri, câmînin içinde kullanılması için kaliteli bir mermer göndermişti. Ancak Koca Sinan, bu durumdan, yâni gayr-i müslim bir kralın câmî inşaatına yardımcı olmak istemesinden şüphelenerek mermeri yardırdı. İçinden îmâlat esnâsında husûsî bir surette rekzedilmiş bir haç çıktı. Bunu ibret olsun diye herkesin basıp geçeceği bir mahalle koydurdu ki, bu mermer hâlâ o yerde müşâhede olunmaktadır.

Süleymaniye’nin bütün unsurları gibi temelleri de, o müstesnâ ihtişâmı sergilemektedir. Temeller, içinde rahatça yürünebilecek bir ızgara sistemi hâlindedir. Bu yollardan câmînin bütün müştemilâtına su taksîm eden haznelere gidildiği gibi mâbedin tabanının orta kısımlarında bu yollar üzerine ahşap kapaklı menfezler açılmıştır ki, bir tür “klimatizasyon”, yâni ısıtma ve soğutma sistemi sağlanmıştır. Maalesef günümüzde bunların bir kısmı iptal edilmiş, bir kısmı da taş kapaklarla kapatılmıştır. Kapaklar açıldığında meydana gelen hava cereyanı hayret vericidir. Ayrıca bu temel şekli, depremler karşısında dayanıklılığı da te’mîn etmektedir. Bunun içindir ki câmî-i şerîf, asırlar boyunca her türlü depremle tahribata karşı sapasağlam ayakta kalmış bulunmaktadır. Âdetâ asırları sırtına sararak gitgide daha bir esrârengiz hâle bürünmektedir. Ona bakan her gönle şöyle dedirtmektedir:

Okşaya okşaya geçmiş -âdetâ-

Sıcaklarıyla yaz, karlarıyla kış…

Gitgide daha çok güzelleşmişsin;

Mevsimler yaramış, yıllar yaramış!

Mîmârbaşı Koca Sinan’ın bu eserinde zamanının ilmî ve fennî imkânlarıyla îzâhı mümkün olmayan pek çok hârikalar müşâhede olunmaktadır. Bunlardan biri de kubbelere örümceklerin ağ yapmaması için Afrika’dan getirtilen 300 devekuşu yumurtasıyla iç alanın süslenmesidir.

Koca Sinan, yalnız kuru bir inşâ faâliyetinde bulunmuyor, vücûda getirdiği esere İslâm mîmârîsinin hâlâ aşılamayan şahsiyetini rekzediyordu. Kullandığı her malzemeyi, eserini asırlara mukavemet edebilecek bir vasıfta seçiyor ve onu sadece iktisâdî yönden değil, aynı zamanda bediî ölçülerle en mükemmel bir surette terkîb etmenin çığırını açıyordu.

Ancak bu kadar azametli bir eserin çabucak bitirilemeyeceğini düşünen ve ilerlemiş olan yaşı sebebiyle onun tamamlandığını görememek endişesiyle dolu olan Kânûnî ise, haklı olarak acele ediyor ve mîmârbaşından da işini çabuk bitirmesini istiyordu.

Sinan’sa, eserinin mükemmelliği için ilim ve malzeme kadar zamanın da doğru bir şekilde kullanılması düşüncesindeydi. Ayrıca o, uzun bir hayata sığdırmış bulunduğu sayısız eseri hiç şüphesiz birini bitirdikten sonra diğerine başlamak suretiyle yapmıyor, aynı anda büyük bir ekibin başı olarak birçok eserin yapımını birlikte yürütüyordu. Fakat bu durum, bazı müzevvirlerin Sinan’ın Pâdişâh katındaki itibarını kıskanarak onun işi ağırdan aldığı yolunda tezvirat yapmalarına sebep oldu. Kimi:

“–Sultanım! Kubbenin duracağı şüphelidir!” derken, birkısım devlet adamları da:

“–Câmînin tamamlayıcı unsurlarındandır.” diyerek âdetâ câmînin gecikmesi için Sinan’ı bir de türbe inşasına başlatmış ve ardından da Sultan’ın huzûruna çıkıp tezvîratta bulunmuşlardı.

Bütün bu hâller karşısında hiddetlenen Kânûnî, birgün ânî olarak inşâata çıkıp geldi. Koca Sinan, o sırada mihrabın ve minberin tanzîmiyle meşguldü. Görünüşe göre câmî-i şerîfin daha uzun bir zaman alacak işleri mevcûddu. Sultan Süleyman, öfkeli  bir şekilde Koca Sinan’a:

“–Mîmârbaşı! Niçin benim câmîmle alâkadar olacağın yerde vaktini başka eserlerle meşgul olmak suretiyle geçiriyorsun? Ceddim Sultan Mehmed Han’ın, mîmârı sana örnek olarak yetmez mi?” dedi.

Ardından sertçe:

“–Mîmârbaşı! Bu mâbedin ne zaman tamam olup ibâdete açılacağını tez bana bildiresin, yoksa gerisini sen bilirsin!” diyerek ihtarda bulundu.

Bu sözler karşısında Koca Sinan, pek şaşırmakla beraber etrafta dönen dedikodulardan haberdar olduğu için gazab-ı pâdişâhîyi hoş karşılayarak derin bir tefekkürle gözlerini ufuklara dikti. Bir müddet düşündükten sonra büyük bir kararlılıkla Sultan’a:

Seâdetli Pâdişâhım! Devletinde inşâallâh iki ayda tamam olur…” dedi.

Bu ifâde Kânûnî’yi gazabı derecesinde bir şaşkınlığa sevketti. Neredeyse mîmârbaşı aleyhinde söylenen sözlerin doğruluğuna inanacak gibi oldu. Bu hâle şâhid olan fırsatçılar da durumdan son derece memnûn kaldılar; çünkü iki ayda Süleymaniye’nin tamamlanması, onlara göre hayâlden başka bir şey değildi.

Ancak bu iki aylık zaman çabucak geçtiğinde Sinan, düşünülenlerin aksine bütün güçlükleri yenmiş ve gece gündüz çalışarak asırlarca yaşayacak olan eserinin son kısımlarını da tamamlamıştı bile. Şimdi o, herkesin hayret nazarları arasında ellerinde câmî-i şerîfin anahtarlarıyla Sultan’ın huzûrundaydı. Âdetâ şâirin tesbît ettiği şu hakîkat tezâhür etmişti:

Doğduğunu söylüyorlar dehâdan:

Böyle bir esere dehâ da yetmez!

Görmeyenin onu düşünmesine

Hayâl de az gelir, rü’yâ da yetmez!

Bu müthiş muvaffakıyete şaşırdığı ölçüde hayran da kalan Kânûnî, gâyet memnun ve mesrûr bir şekilde:

“–Câmî-i şerîfi ibâdete açma şerefi, onu böylesine muazzam ve muhteşem bir şekilde binâ ve inşâ eyleyen mîmârbaşımız Sinan’a âiddir.” dedi.

San’atına önce tevâzûyu öğrenmekle başlamış olan Sinan, zâhirdeki emsâlsizliğini, rûhî derinliğinde de göstererek o an hattat Karahisârî’nin fedâkârlığını düşündü ve Sultan’ın sözlerine edeble şöyle mukâbele etti:

Sultanım! Hattat Karahisârî bu câmî-i şerîfi hatlarıyla tezyîn ederken gözlerini fedâ etti. Bu şerefi ona bahşediniz!..”

Bunun üzerine Kânûnî, orada bulunanların gözyaşları arasında câmî-i şerîfi hattat Karahisârî’ye açtırdı.

Ardından bu muhteşem ve güzel mâbedin hizmetine 275 kişilik bir kadro tâyin edildi. Yıllar yılı günde beş vakit on şerefeden ezân okutuldu. Böylece İstanbul’a ses, âhenk ve rahmet ziyafeti verildi.

Mîmâr Sinan, bu âbidesini yaptıktan sonra şan ve şerefin zirvesine tırmandı. O, bir Osmanlı zekası idi. «Ser-mîmârân-ı cihan ve mühendisân-ı devrân» gibi tebcîl edici ünvanlarla tekrîm edilmeye başlandı. Zîrâ ibâdetin rûhâniyeti, mîmârîye ancak bu derecede aksettirilebilirdi. Bir bayram sabahında Süleymaniye’ye giden Yahyâ Kemâl’in o mekânda hissettiği bu akisler, ne kadar güzeldir:

……

Kimi gökten kimi yerden üşüşüp her kapıya,

Giriyor birbiri ardınca ilâhî yapıya..

……

Ordu-milletlerin en çok dövüşen en sarpı,

Adamış sevdiği Allâh’ına bir böyle yapı.

En güzel mâbedi olsun diye en son dînin,

Budur öz şekli hayâl ettiği mîmârînin.

Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,

Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsî tepeyi.

Taşımış harcını gâzîleri serdârıyle,

Taşı yenmiş nice bin işçisi mîmârıyle.

Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,

Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne

Tâ ki geçsin ezelî rahmete rûh orduları.

Bir neferdir bu zafer mâbedinin mîmârı.

Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum,

Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum.

Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi,

Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi

Senelerden beri rü’yâda görüp özlediğim,

Cedlerin mağfiret iklîmine girmiş gibiyim.

Dili bir, gönlü bir, îmânı bir insan yığını,

Görüyor rûhlarının bir yere toplandığını.

Büyük Allâh’ı anarken bir ağızdan herkes,

Nice bin dalgalı tekbîr oluyor tek bir ses!..

Burada ifâde etmelidir ki Süleymaniye’yi, hamamı, kütüphanesi, imâreti, medresesiyle koca bir şehir hüviyetinde inşâ eden Mîmârbaşı Sinan, âdetâ II. Bâyezîd Han-ı Velî’nin yıllar önce kendi mîmârîmizle alâkalı bir kerâmet ve firâsetinin tezâhürü olmuştur.1 O firâset neticesinde Süleymaniye gibi nice inkişâflar yaşanmıştır.

Bu inkişâflarla Kânûnî devrinde Osmanlı mülkünün her köşesine imâretler, külliyeler, sebîller, hanlar, hamamlar, saraylar, kütüphâneler vb. îmâr faâliyetlerinde bulunan Koca Sinan, hizmetlerini II. Selîm Han devrinde de devam ettirdi. Onun bunca eserleri, fânî ömrüne nasıl sığdırabildiği bir meçhûldür. Zîrâ o, dörtyüz senede yapılamayanları bir ömre sığdırmıştır. Şâir, asırların omuzlarında duran Süleymaniye’nin müheyyâ hâline bakıp gayr-i ihtiyârî seslenir:

Sen en yakınısın.. bilirsin elbet:

Kaç misli eseri vardır yaşının!

Fakat söyle: Nasıl sığmış yaptığı,

Bir insan ömrüne Mîmârbaşı’nın?

Bütün bu liyâkatine ve hak edişine rağmen Koca Sinan’ın, muazzam Süleymaniye âbidesine zâhirî bir imza koymaması, eserdeki gâye ve niyetindeki ulvîliğin bir nişânesidir. O, kabrini, muhteşem bir târihî vesîkanın en alt köşesine atılan mütevâzî bir imzâ makâmında olmak üzere Süleymaniye külliyesinin dışında ve ona yakın bir yerde inşâ ederek tevâzûunu da eseri gibi ebedîleştirmiştir.

Şâir, bu yüce duyguların te’sîri altında şunları söyler:

Âbidesi hesaplardan taşarken

Mîmârı, kendini çekmiş ortadan…

Başarı burdadır, tevâzû burda:

Eser ululuktan, imzâ noktadan!

Bakıp, bize örnek olsunlar diye

Yolladığı iki kahramanına

«Allâh’ım diyorum, lâyık adaşlar

Gönder Sinan’ına, Süleyman’ına!»

Mîmârbaşı Koca Sinan’ın bilhassa “kalfalık eserim” dediği Süleymaniye gibi bir âbideden sonra “ustalık eseri” olarak yaptığı Selimiye Câmii, bütün cihanda o âna kadar yapılan şaheserler içerisinde her şeyiyle ayrı bir san’at kudret ve ihtişâmı sergilemektedir.

Mîmârbaşı Koca Sinan, bu emsâlsiz eserine başladığında seksendört yaşındaydı. Eserin yapılmasına karar verilmesi ise, pek ibretlidir. Şöyle ki:

Akdeniz çoktan bir Osmanlı gölü olmasına rağmen Kânûnî’nin ömrü yetmediği için Kıbrıs adası fethedilmemişti. Gün geçtikçe de bir çıban başı hâlinde rahatsızlık arzetmeye başlamıştı. Üstelik hac farîzası için deniz yolunu kullanan müslümanların yol güvenliğini tehdit etmekteydi. Bunun üzerine II. Selîm Han, babası Kânûnî’ye nasîb olmamış bulunan bu adanın fethini gerçekleştirmeye azmetti.

Ardından Kıbrıs’ın fethi rü’yâsını hakîkat kılmak yolunda devlet erkânını topladı ve uzun istişârelerden sonra fermân eyleyip Donanma-yı Hümâyûn’u deryâya saldı ve:

“Şâyet bu adanın fethi müyesser olursa, rızâ-yı ilâhî için şükür sadedinde büyük bir câmî yaptıracağım!..” diye de bir adakta bulundu.

Nihâyet Cenâb-ı Hakk’ın nusret ve inâyetiyle fetih müyesser oldu ve Kıbrıs adası bir İslam diyârı hâline geldi. Ancak Pâdişâh II. Selîm Han, devlet işlerinin çokluğu ve daha nice meşgaleler sebebiyle va’dini unutmuştu. Epey bir zaman sonra rü’yâsında Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’i gördü. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, ona şöyle hitab etti:

“–Ey Selîm! Sen murâd eyledin, Hakk nasîb kıldı. Sözünde sâdık olasın. Kıbrıs’tan alınan ganîmetle va’dettiğin câmîyi Edirne’ye yaptırasın!..”

II. Selîm Han, dehşet ve hayretler içinde uyandı. Gönlünde bir yandan sözünde duramamanın mahcûbiyeti, diğer yandan da rü’yâsında Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’i görmenin sevinci vardı.

Sabahleyin rü’yâsını ilk olarak lalası Mustafa Paşa’ya anlattı. Pür dikkat kendisini dinleyen Paşa da, şaşkınlık içindeydi:

“–Sultanım! Bu ne hikmettir ki, benim size anlatacağım rü’yâyı siz bana anlatıyorsunuz!” dedi.

Pâdişâh ve lalası, aynı rü’yâyı görmekten mesrûr ve memnûn bir şekilde Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâlar ettiler. Muhammed Mustafâ -aleyhisselam-’a salevât-ı şerîfeler getirerek sevinç gözyaşları döktüler.

Bundan sonra Sultan Selîm, derhal devlet erkânından vüzerâ, vükelâ ve ulemâyı huzura topladı. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in emri vechile yüce mâbedin Edirne’ye yapılmasına karar verdi. Bu kudsî vazîfenin îfâsı husûsunda da asrın en büyük mîmârı sıfatıyla orada bulunan Koca Sinan’a dönerek şöyle dedi:

“–Ey Devlet-i Aliyye’yi nice mâbedleri ve insanlığa faydalı âbideleriyle bezeyen Koca Üstâd! Söylenenleri dinledin ve anladın.. İmdi bu eser öyle bir eser ola ki, bütün cihanda dahî emsâli bulunmaya!..”

Koca Sinan da, aynı gönül coşkunluğu içerisinde gözleri dolarak:

“–Sultanım! Bu eserle mâdem ki Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- dahî bizzât alâkadar olmuşlardır; dünyâ durdukça dimdik duracaktır bi-iznillâh!..” mukâbelesinde bulundu.

Vakit geçirmeden Pâdişâh, maiyyetiyle beraber Koca Sinan’ı da yanına alarak Edirne’nin yolunu tuttu. Koca Sinan, mâbedin yeri için her tarafı inceledikten sonra görünüşüyle etrafını gölgesi altında bırakan Sarı Bayır Kavak Meydanı denen mahalde, içinde bir lâle bahçesinin de bulunduğu bir alanı münasip gördü ve planlarını burası üzerine yaptı.

Fakat bahçenin sahibi olan Lâleci Baba, ters tabîatlı bir insandı. Bahçesinin bozulmasına rızâ göstermedi. Pâdişâh’ın:

“–Bu yerin bedeli kat be kat ödensin!” şeklindeki fermân-ı humâyûnuna dahî karşı gelip bahçesini vermek istemedi.

Nihayet Lâleci Baba, Koca Sinan’ın gönül alıcı, tatlı sözleri ile Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in Sultan’a vâkî olan mânevî işâretini bildirmesi karşısında boyun büktü. Ardından sadece bir lâle çiçeğinin câmî duvarına işlenmesi şartıyla mâbed için bütün bahçesini hibe etti.

Bunu memnûniyetle karşılayan Koca Sinan, Lâleci Baba’nın hâtırâ olarak istediği lâle motifini müezzinler mahfili altındaki sütuna bir latîfe olarak ters bir şekilde işledi. Böylece bu lâle, “ters adamın ters çiçeği” olarak hâtırâlara yerleşti. Bununla birlikte Lâleci Baba’nın nihâyetinde kat-be-kat bedellere dahî tamah etmeyip çok sevdiği bahçesini sırf rızâ-yı ilâhî için tamamıyle hibe etmesi, elbette ki kâ’bına varılmaz bir fazîletti. Dolayısıyla Koca Sinan, Lâleci Baba’nın bu fazîletini takdîrle onun istediği lâle motifine ilâveten bahçesinin dekorunu da câmînin süslemelerine vurdu. Bu mâbedin çini ve desenlerini; lâle, sümbül, menekşe, gül, karanfil ve rengârenk çiçeklerle bezetti.

Büyük bir merasimle ilk temel taşını II. Selîm Han’ın Koca Sinan’la beraber koyduğu bu yüce mâbedin inşâsında 14.000 işçi, 400 kalfa çalıştı. Külliyesiyle birlikte 22.000 metrekare alana oturtulan bu şaheser, bütün incelikleriyle altı senede tamamlandı (1569-1575).

Koca Sinan, kıble tâyini husûsunda bir hayli uğraşmıştı. Bu sırada yanına bir pîr-i fânî geldi ve ne yaptığını sordu. Durumu öğrenince de önlerindeki bir mermeri göstererek:

“–Ey mîmârbaşı! Şu mermerin üzerine çık; bi-iznillâh-i Teâlâ ayan-beyan kıbleyi göreceksin!..” dedi.

Bunun üzerine pîrin gösterdiği mermere çıkan mîmârbaşı, Kâbe-yi Muazzama’yı karşısında buldu ve böylece kıbleyi tâyin eyledi.

Mîmârbaşı Koca Sinan, Kıbrıs fethine şükrân nişânesi olarak Selîm Han’ın kendisinden istediği bu son şaheserini Edirne’nin ufkuna erişilmez bir dehâ ile yerleştirmiştir. Nitekim Edirne’nin neresinden şehre girilirse girilsin, gözleri ilkönce haşmet ve zerâfet âbidesi Selimiye karşılar. İnce ve zarîf minâreleri ziyâretçilerini şaşırtır. O eşsiz minâreler, çeşitli yönlerden ikili, üçlü, nihâyet dörtlü görünürler. Onun bu manzarasını seyreden şâir, şöyle demekten kendini alamaz:

İşte târih, işte batıyla doğu…

Görenler göstersin böyle bir kuğu!

Bu mükemmelliğe ilâveten Koca Sinan’ın, kalem gibi minârelere, her birinden bir kişinin birbirlerini görmeden rahatça çıkabilecekleri şekilde üçer yol sığdırması ise, ayrı bir san’at hârikasıdır. Üstelik bu şekildeki üçer yollu iki minârede ilk merdiven yalnız ilk şerefeye, ikinci merdiven ilk ve orta şerefeye, üçüncü merdivense, her üç şerefeye çıkmaktadır.

Ayrıca mîmârbaşının, o incecik minâreleri göklere doğru o derecede uzatabilmesi de, ayrı bir dehâdır. Onun bu husustaki inceliğini ilk anda bazı kalfalar anlayamamış ve:

“–Ey koca üstâd! Minârelerinin bu kadar uzun olmasına ne gerek var?” demişlerdi.

Buna karşılık Koca Sinan’ın:

“–Bu topraklara düşman giremeyecektir; girse de duramayacaktır! Çünkü bu minâreler, kıyâmete dek: «Bu ülke Müslüman Türklerindir!» diye arşa kadar haykıracaktır!..” cevabını vermesi ne kadar ibretli ve mânidardır.

Mîmârlık tarihinde en geniş ve o yükseklikte basık kubbeye yalnız Selimiye sâhiptir. Onun, yükseklik, ışık düzeni ve mekân genişliği bakımından yeryüzündeki tüm eserlerin üzerinde olduğu âşikârdır.

Muhtelif eserlerinden de anlaşıldığı üzere Sinan, her bir eserinde yeni bir tarz peşinde koşmuştur. Dolayısıyla Osmanlı klasik dönem mîmârîsinde inkişâf eden tek merkezli kubbe tipi, onun elinde dünyâ mîmârlık târihinde erişilemez derecede üstün bir estetik mânâ kazanmıştır. Onun eserlerinde kubbe, dış yapıda olduğu kadar iç yapıda da müthiş bir kompozisyona sahiptir.

Cemâat düzeni, binâyı kare-küp üzerine temellendirmeyi zarûrî kıldığından Koca Sinan, bu sert hattı yumuşatmak için üst yapıyı örtü sistemi, kemer ve kubbelerle, yani kavislerle kurmuştur. Böylece Sinan’ın câmîlerinde birbirine zıt olan düz çizgilerle kavisler, yerle gök arasındaki tezât gibi mütenâsip olmuştur. İşte Koca Sinan’ın göğe asılmış gibi duran büyük kubbelerindeki sır buradadır.

Bu sırra her eserinde dikkat eden Koca Sinan, Selimiye kubbesinde ayrıca büyüklüğe de dikkat etmiş ve şöyle demiştir:

“Hıristiyanların mîmâr geçinenlerinin: «Müslümanlara galebemiz var; Ayasofya’nın kubbesi gibi bir kubbe devlet-i İslâmiyye’de inşâ olunamamıştır!» dediklerini duymuştum. Bu sözler, nice bir zaman şu fakirin gönlünde bir acı ukde olup kalmıştı. Nihâyet Rabbimin izniyle Selimiye’nin kubbesini Ayasofya’dan altı zîrâ yüksek, dört zîrâ geniş binâ eylemekle kefere-i fecerenin mîmâr geçinenlerine galebe çalmış olduk…”

Mîmârbaşı Koca Sinan, İslâm âleminin bütün kıymet hükümlerini benimsemiş, hazmetmiş ve bunları da eserlerinde ifâdelendirmesini bilmiştir. Bu ifâdelendiriş karşısında şâir, hayran hayran seslenir:

İlhâmın, emeğin pîri, ne yaman

Bilmeceler koydu taşlar altına:

Nesiller hayrân, asırlar hayrân

Bu kurşun, bu mermer saltanatına!

Gerçekten de Koca Sinan, taşların altına nice bilmeceler yerleştirmiştir. O, ustalık eseri olan Selimiye’de müezzin mahfilini kubbenin tam merkez ve izdüşümüne yapmakla câmînin bütünüyle “Arş ve Kâinât”ı, müezzin mahfilinin ise Arş’ın izdüşümündeki “Beyt-i Mâmûr”u, aynı zamanda Kâbe’yi remzettiğini ifâde eder. Kare plandan dışarıya taşan yarım dâire ise, Kâbe’ye bitişik el-Hatîm denilen yarım dâire şeklindeki kısmı temsîl etmektedir. Sinan, müezzin mahfilinde Kâbe ölçülerinin tam yarısını kullanmıştır. Bu ölçüleri de o kadar dengeli ve âhenkli bir şekilde gerçekleştirmiş ki, âdetâ:

Ne el sürçmesi, ne de bir yanlış…

Ki en ufak zerre, kımıldamamış.

Kıl kadar ileri, kıl kadar geri…

Her parça beğenmiş konduğu yeri.

Ayrıca bu eşsiz eserde;

a. Beş hat üzere olmasının, İslâm’ın beş şartına,

b. Minârelerin ikisinde üçer yolun, îmânın altı esâsına,

c. Müezzin mahfilinin oniki ayağının, namazın oniki farzına,

d. Vaaz kürsülerinin dört oluşunun, dört hak mezhebe,

e. Külliyede mevcud toplam otuziki kapının, otuziki farza,

f. Dokuzyüz doksan dokuz pencerenin, Kâbe’ye hürmete, (Zîrâ Kâbe’de bin pencere var olduğu kabul edilir imiş.)

g. Kubbenin genişliğinin, hıristiyan mîmârisine galebeye binâen yapıldığı rivâyet edilmektedir.

Bu ihtişâma rağmen Koca Sinan, Hakk huzûrunda kendisini âciz bir karınca olarak telâkkî etmekteydi. Çünkü o, tevâzuda da eşsiz bir üstaddı. Meşhur ihtişâmlı âbidelerine rağmen hiç gurur ve kibre kapılmıyor, mühür ve imzâlarında

kendisi için ser-mîmârân-ı hâssa tâbirinin yanında “mûr-i nâtüvân” (güçsüz karınca) “el-fakîrü’l-hakîr” ifâdelerini kullanıyordu. Nitekim Selimiye’yi tamamladığında adının kitâbeye yazılması teklîfine:

“Ben kim oluyorum ki Allâh’ın evine ismimi koyayım!..” diye cevap vermesi, eserlerinin ihtişâmına denk mânevî bir derinlik değil midir?

Belki de bu muhteşem tevâzû ile yoğrulması sebebiyledir ki Koca Sinan, eserlerindeki kocaman duvarları dahî binâ içinde eritmeyi başarabilmiştir. Nitekim büyük bir kütle hâlindeki duvarlar; onun âbidelerinde iç cephede çini panolar, hüsn-i hatlar, tezyînatlar ya da pencerelerin aydınlığı taşıdığı atmosfer içinde âdetâ unutturulmuş bir vaziyettedir.

Yine ondaki engin tevâzûnun bir bereketidir ki, evvelce sıradan bir köylü olan Koca Sinan, Osmanlı sisteminin de mükemmelliği sayesinde yavaş yavaş yükselmiş ve İslâm medeniyetinde en büyük, hattâ dünyâ mîmârîsinde de dev kimliği ile rakipsiz bir san’atkâr ve dehâ olarak tebârüz etmiştir.

Onun bu erişilmez mertebesi de, yerli-yabancı başta mîmârlık olmak üzere nice meslek sahipleri tarafından da yüzyıllardır takdîr ve itiraf edilmiştir. İşte Selimiye’si hakkında söylenenlerden birkaçı:

“Ben bu eserin kul yapısı olduğuna inanamam.” (Avrupalı bir mudakkik)

“Şu koca kubbe ters çevrilip altınla doldurulsa dahî Koca Sinan’ı getirmeden yirminci asır mîmârîsi bu eserin aynısını yapamaz.” (İngiliz Yüksek Mîmâr Elvis)

“Yeryüzündeki sanat eserleri gökteki yıldızlar gibidir. Ayasofya bir ay, Selimiye ise bir güneştir!..” (Alman İngelbeck)

“Selimiye! Eğer seni Türkler’in yaptığını bilmeseydim, Allâh yaptı derdim.”

(Bulgar General Aleksandr)

“Füzeyle Ay’a gitmek, bu eseri meydana getirmekten daha kolaydır.” (Amerikan Yüksek Mîmârlar Kurulu)

“Selimiye kendi ağırlığı kadar altından daha kıymetlidir.” (Bir Alman kızı)

“Selimiye gibi bir esere sahip milletin evlâdlarına hocalık yapmaktan utanç duyarım!..” (Bir Alman mîmâr)

“Selimiye yeryüzü eserlerinin şâhı olduğu gibi, Mîmâr Sinan da tüm mîmârların şâhıdır.” (İtalyan Güzel Sanatlar Galeri Müdürü)

“Ordular sefere çıkarlarken cum’a günleri topluca Selimiye’de namazlarını kılar, duâlarını yapar, öylece yola revân olurlardı.” (Plevne Kahramanı Gâzî Osman Paşa)

“Selimiye bize tarihten nasıl emânet edilmişse, biz de geleceğe öylece teslîm etmeliyiz. Zîrâ bizler, onlar varoldukça varız.” (Orgeneral Vahit Güneri)

II. Selîm Han’ın, bu câmî-i şerîf ile pek yakın alâkası neticesinde ortaya çıkan büyük destek pek mühimdir. O, gördüğü rü’yânın te’sîri sebebiyle de her safhasında mâbedin inşâatıyla bizzat ilgilenmiş, hattâ çinilerinin rengine varıncaya kadar meşgul olmuştur.

İşte Koca Sinan, bu destekten aldığı güç ile ebed-müddet-hizmet fikri çerçevesinde mâbedin harcını yoğurmuş ve o eşsiz âbideyi vücûda getirmiştir.

Nice maddî ve mânevî gayretlerle ortaya çıkan bu eşsiz âbideyi uçmaya hazır bir kumruya benzeten şâir, yıllar sonra onun vârislerini îkâz etmek ihtiyacını hissederek şöyle der:

Söyleyin zemâne yolcularına;

Ey çiftekumrular, ey güvercinler:

Şu tepeye konmuş nazlı kuğuyu

 Ürkütmesinler!

Diğer taraftan koca mîmârın iki büyük eseri olan Süleymaniye ve Selimiye câmîlerinin nisbetleri incelendiğinde onlar için kullanılan asıl harcın temelindeki şu ulvî mânâyı görmemek mümkün değildir:

Süleymaniye’de zeminden kubbe üzengi seviyesi 45, kubbe alemi ise 66 arşın yüksekliktedir. Selimiye’de kubbeyi taşıyan sekiz ayağın merkezlerinden geçen dâirenin çapı 45 arşındır. Kubbe kenarı zeminden 45, minâre alemi ise buradan itibaren 66 arşın yüksekliktedir. Ebced hesabı ile 45 “Âdem” kelimesine, 66 da “Allâh” lafzına tekâbül etmektedir. Her iki câmîde de kubbeye yakın minârelerde olmak üzere görünen silüetlerin mesâfeleri de 92 arşındır ki, “Muhammed” ismini ifâde etmektedir.

İşte ecdâdın yaptığı eserlerdeki mâneviyat ve huzurun menbaı!

Şâir ne güzel söyler:

Dün başlar seferber, eller seferber,

Kurşun eritildi, mermer çekildi.

Bunlar; bu kubbeler bu minâreler

Akçayla olacak şeyler değildi.

Allâh’a giden yol buralardadır;

Kapılar açılır şerefelerden.

Burdan uğurlanır mübârek aylar,

Bayram burda başlar arefelerden.

Mihraplar, kemerler, kubbeler yapmış,

Sultanı, çerisi, pîri, vezîri

Nesilden nesile götürsün diye

Kanatlar üstünde şanlı Tekbîr’i.

Geçersen altından bu loş kemerin

Menekşe menekşe, gül güldür içi…

Kapanmaz kapısı Allâh evinin

Ki beş vakit gürül gürüldür içi.

Çiniler çiniler taze çiniler:

Boyası göz nûru, fırçası kirpik…

Ey san’at! «Kuruyan dallarımıza

Bir yeşil yaprak ver!» demeye geldik.

Biri hattın; biri mermerin, tuncun,

Kurşunun sırrını aramış, bulmuş;

Yesârî elinde «Lafza-i Celâl»

Sinan’da kubbeyle minâre olmuş!

Mîmârbaşı Koca Sinan, Süleymaniye ve Selimiye gibi iki büyük muazzam eseri dolayısıyla daha yaşarken kıymeti anlaşılmış ve o, eşi benzeri bulunmaz bir san’atkâr hüviyetiyle tebârüz etmiştir. Artık projeler sormak için meslektaşları her yerden ona gelmekte ve Devlet-i Aliyye’nin üç kıtadaki îmâr faâliyetleri onun tedkîkinden geçmektedir.

Bu cümleden olarak Sinan, II. Selîm Han zamanında Ayasofya’yı, etrafını saran ve ona zarar verir duruma gelen evlerden temizlemiş, takviye payandalarıyla binâyı âdetâ yeniden inşâ edercesine tâmir ederek çökmekten kurtarmıştır. Bu vesîleyle Sinan, öncekilere ilâve olarak câmîye iki minâre daha yapmış ve âdetâ eseri kucaklatıp yükselterek binâya bugünkü maddî ve mânevî şeklini vermiştir. İşte âbideyi hâlâ ayakta tutan da, bu dâhiyâne müdâhaleler olmuştur.

Ayrıca Sinan, II. Selîm Han için Ayasofya bahçesine bir de türbe inşâ etmiştir. Koca Sinan’ın Ayasofya’ya bu ihtimâmı, onun fethin sembolü olarak teşrifatta birinci sırayı almasındandır.

Koca Sinan, İstanbul’a su verirken Hicâz’ı unutmamış, bu arada mîmârbaşı olarak Kubbetü’s-Sahrâ tamirini de o takip etmiştir.

Diğer yandan Hindistan’da Delhi, Agra, Lahor ve Keşmir kaleleri, çırağı Mîmâr Yusuf tarafından yapılmıştır. Ayrıca dünyanın yedi harikasından biri olan Agra’daki Tac Mahal’i, yine onun talebelerinden İstanbul’lu Mehmed Îsâ Çelebi inşâ etmiştir. Böylece Koca Sinan, kendinden sonraki asırları da Sultanahmed ve Üsküdar’daki Vâlide Sultan Câmii’lerinde olduğu gibi peşisıra nice hârikalara götürmüştür.

Mîmârbaşı Koca Sinan, mü’minlerin refâh, huzur, temizlik ve kolaylığı için memleketin her bir köşesine ömrünün son demlerine dek türlü imâretler de yapmıştır. Zengin ve fakir herkesin istifâde edeceği bu yapılarda onun, İslâm olmanın verdiği şahsiyet bütünlüğü ve şuûru vardır. Dünyâ durdukça duracak ve herkesin müstefîd olacağı orijinal eserler vermek arzusu, Koca Sinan’da büyük bir dinamizm hâlindedir. Bu arzu da, hiç şüphesiz Hazret-i Peygamber sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in:

“İnsanoğlu öldükten sonra amel defteri kapanır. Ancak şu üç kısım insan  müstesnâ…” buyruğundaki teşvikten kaynaklanmaktadır.

Böylece Allâh’ın rızâsını kazanmayı arzu eden Koca Sinan, 84 câmî-i şerîf, 51 mescid, 57 medrese, 22 türbe, 7 dârü’l-kurrâ, 17 imâret, 3 dârü’ş-şifâ, 7 suyolu, 18 kervansaray, 35 saray, 8 mahzen, 8 köprü, 46 hamam inşâ eylemiştir.

Ancak burada hüzünle ifâde etmelidir ki, Koca Sinan’ın ve ardındaki Sinanlar silsilesinin o nâdîde eserlerine bugün lâyıkıyla sahip çıkılamamaktadır. Her geçen gün nice târihî mîrâsla alâkalı olarak şâhid olduğumuz istismâr ve ihmâl tablolarının, ecdâdın muazzez rûhunu, husûsiyle Koca Sinan’ı incittiği acı bir gerçektir. Bu emânete sahip çıkamayışımızın ne kazandırdığı ve ne kaybettirdiği ise âşikârdır. Unutmamalıdır ki bazı zararların telâfîsi, insanın aklı başına gelip pişman olsa da aslâ mümkün değildir. Zîrâ bu hususta halk ağzında darb-ı mesel hâlinde söylenegelen:

“Ba’de harâbi’l-Basra!..” ifâdesi geçerlidir.

Merhûm M. Âkif, bu gerçeği ne güzel açıklar:

Yıkmak, insanlara yapmak gibi kıymet mi verir?

Onu en çolpa herifler de emîn ol, becerir.

Sâde sen gösteriver “İşte budur kubbe!” diye,

İki ırgatla iner şimdi Süleymaniyye…

Ama gel kaldıralım dendi mi, heyhât o zaman,

Bir Süleyman daha lâzım yeniden, bir de Sinân!..

Mîmârbaşı Koca Sinan, rızâ-yı Bârî istikametinde yaptığı hizmetlerine ilâveten mîmârlığı yanında bir de ictimâî yardımlaşmaya ehemmiyet veren bir “vâkıf” olarak temeyyüz etmektedir. Onun bu yoldaki aşırı cömertliği sebebiyle borçlu olarak öldüğü dahî rivâyet edilir. Zîrâ o, yediden yetmişe herkesin Allâh için malını vakfetmeye yöneldiği bir devirde yaşamış bir kişi olarak bu hususta da nümûne-i imtisâl olmasını bilmiştir. Bu yolda bir vakıf kurmuş ve nice hizmetlerde bulunmuştur.

Onun vakıf hizmetleri arasında kendi köyü olan Ağırnas’ta yaptığı çeşmeye ilâveten oradan su içmeye gelecek hayvanatın da dinlenmesi için geniş bir alanı vakfetmesi câlib-i dikkattir. Bu da gösteriyor ki Koca Sinan’ın şefkat ve merhamet hisleriyle süslenen hizmeti, hayvanları dahî ihmâl etmemektedir.

Koca Sinan’ın hayrât hizmetleri arasında iki mektebin bulunması ve vakfiyesinde burada okuyacak yetim çocuklarının giydirilmesi husûsundaki şartları da, onun aynı zamanda ilm ü irfâna verdiği kıymetin bir nişânesidir.

Bunlara ilâveten Koca Sinan, memleketindeki birkısım hıristiyan yakınlarının İslâm’a girmeleri için çaba göstermiş ve onlardan müslüman olanlara hayatta oldukları müddetçe vakfından maaş bağlatmıştır.

Ayrıca birtakım hizmetler için vakıf fonları oluşturan Koca Sinan, bunları da, o devrin ictimâî yapısını gözönünde bulundurarak vakfiyesinde şu beş gruba ayırmıştır:

a. Hacca gönderme fonu,

b. Kaldırım yapma fonu,

c. Avârız (bilhassa harp zamanlarında ihtiyaç duyulan kazâlar ve musîbetler) fonu,

d. Onarım fonu,

e. Fakir öğrencileri giydirme fonu.

Bütün bu ölmez eser ve hizmetleriyle Mîmârbaşı Koca Sinan, şu fânî dünyâ hayatında ebedî âlemin hazırlığı içinde samîmî ve muvahhid bir mü’min olarak yaşamış ve 1588 yılında 99 yaşında iken vefat etmiştir. Arzusu istikametinde mübârek nâşı, Süleymaniye külliyesine yakın mütevâzî türbesine defnedilmiştir.

Rahmetullâhi Aleyh!

Muhterem okuyucularımız!

Şimdi onun muhteşem eserlerinde ulvî iklîmlere dalarak ibâdet eden herkese düşen vazîfe, türbesindeki:

“Rûhiy-çün Fâtiha ihsân ide pîr u civân”

dâvetine kulak verip o azîz insanın mübârek rûh-i pâkine üç İhlâs-ı Şerîf ile bir Fâtiha-i Şerîfe okumaktır.

Allâh’ım! Senin rızân istikâmetinde yaptığı eşsiz mâbedleriyle dîn-i mübîne ve mü’minlere emsâlsiz hizmetlerde bulunan ceddimiz Koca Sinan’ı Firdevs cennetindeki köşklerinle ve cemâlini seyrettirerek mükâfâtlandır! Bizlere de hem onun eserlerine sahip çıkacak, hem de onun açtığı çığırı daha ilerilere götürecek îmânlı, kâbiliyetli ve azimli bir nesil ihsân eyle!

Âmîn!