KARADAN DERYÂYA
Bir devletin cihan-şümûl bir rol oynayabilmesi, stratejik ehemmiyeti mühim karalar kadar denizlerde de hâkimiyetini îcâb ettirir. Bu zarûretledir ki, İslâm târihinin başlangıcında hızla devam eden fetihler ile bir taraftan Türkistan diğer taraftan da kuzey Afrika istikâmetinde gelişmeler olunca, buna paralel olarak denizlere de açılmak ihtiyacı hissedilmiş ve ilk defa Hazret-i Osman zamanında Suriye vâlisi Muâviye tarafından Kıbrıs adası fethedilmiştir.
Zîrâ i’lâ-yı kelimetullâh dâvâsı da, bunu îcâb ettiriyordu ve Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, bu hususta ümmetini şöyle teşvîk ve terğîb etmişti:
“Denizde yapılan bir gazve, sevap cihetiyle karada yapılan on gazveye bedeldir. Denizde başı dönen kişi, Allâh yolunda aldığı yaranın kanı içerisinde kıvranan gibidir.” (İbn-i Mâce, cihâd, 10)
Yine Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, bir defasında Ümmü Haram’ın evinde uyurken gülümseyerek uyanmış ve sebebini soran Ümmü Haram’a da:
“Ümmetimden bazıları deniz üstünde tahtlarına kurulmuş hükümdarlar gibi yeşil denize binmişlerdi. Allâh yolunda deryâ harbine gidiyorlardı. Ben de (buna memnûn olarak) gülümsedim.” (Buhârî, Müslim) buyurmuştur.
Osmanlı Devleti de, gâyesi “i’lâ-yı kelimetullâh” yâni Allâh’ın dînini yaymak ve yüceltmek olduğu için denizlerde bir donanmaya olan ihtiyaçla daha kuruluş yıllarında karşılaşmış ve Bizans’ı arkadan kuşatmak üzere Rumeli’ye geçiş tahakkuk etmiştir. Rivâyete nazaran Rumeli fâtihi Süleyman Paşa, Çanakkale sâhillerine ulaştığında karşıya geçmek için çareler düşünmeye başlamış ve henüz denizcilikte tecrübeleri olmadığı için birbirine bağlanarak sal hâline getirilmiş kütüklerle Nûh -aleyhisselâm-’ın gemisine binerken duâsı olan:
“Onun yürümesi ve durması Allâh’ın adıyladır. Rabbim bağışlar ve merhamet eder.” (Hûd, 41) âyet-i kerîmesini vird edinerek Avrupa yakasına adım atmıştır.
Bununla birlikte o sıralarda ve daha sonraki dönemlerde Osmanlı’nın karada gerçekleştirdiği fetihler lâyıkıyla tamamlanmadan denizlerde de başarı elde edecek yolların aranmasına ciddî bir ihtiyaç hissedilmemiştir. Bu yüzden Endülüs Emevî Devleti’nin yıkılışı sırasında büyük bir donanmamızın olmaması sebebiyle oraya lâyıkıyla müdâhale edilememiştir.
Yavuz Sultan Selîm devrinde ise, Mısır’ın fethi bile daha ziyâde kara harekâtıyla gerçekleştiğinden o fetih de Osmanlı’yı büyük bir donanma vücûda getirmek ihtiyacına sevketmemiştir.
Ancak Kânûnî Sultan Süleyman devrinde gerek doğu gerekse batıda gerçekleşen kara fetihlerinin zirveye ulaşmasıyla bu toprakların denizden gelebilecek saldırılara karşı da muhâfaza zarûreti doğmuştur. Böylece Osmanlı Devleti, zamanının en büyük donanmasını meydana getirme ihtiyacını hissetmiştir. Bu ihtiyaç ânında da Allâh Teâlâ’nın bir lutfu olarak kendilerine “deryâ kurdu” denilen pek büyük kaptanlar yetişmiş ve Osmanlı ihtişâmını aynı kudretle denizlerde de temsîl eden muhteşem amiraller silsilesi oluşmuştur.
İşte bunların başında da hiç şüphesiz târihin eşsiz amirallerinden biri olan Barbaros Hayreddîn Paşa gelmektedir.
Akdeniz’i Bir Türk Gölü Hâline Getirerek
Îmânıyla Denizlerde Destanlar Yazan Eşsiz Bir Kahraman
