BARBAROS HAYREDDİN PAŞA
(1466-1546)
Osmanlı Cihan Devleti’ni deryâlarda hâkim kılan emsâlsiz ve muhteşem bir kaptan-ı deryâdır.
Asıl adı Hızır olup Kânûnî Sultan Süleyman, dîn ve devlet yolundaki hayırlı ve büyük hizmetlerinden dolayı kendisine “Hayreddîn” lâkabını vermiştir. Kızıl sakallı demek olan “Barbaros” kelimesi ise, Avrupalılar tarafından kullanılmıştır.
Babası, Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından Midilli’ye yerleştirilen âilelerden Ya’kûb Ağa isminde bahâdır bir sipâhîdir. Hayreddîn Paşa, dört kardeş olup İshak ve Oruç adında iki ağabeyi ve İlyas adında da bir diğer biraderi vardır.
Cihâd bayrağını açmadan evvel İlyas, Oruç ve Hızır reisler, deniz ticâreti ile meşgul idiler. Ancak bu iş, Akdeniz’de pek tehlike arzediyordu. Nitekim Oruç Reis, birgün Rodos korsanları tarafından esir edildi. Hızır Reis:
Olacak olsa gerek, çâr u nâçâr,
Gerek kalbin gen tut gerek dar!
deyip buna çareler aramaya başladı. Bu yolda büyük gayret ve meblağlar sarfettiyse de sözlerinde durmayan yalancı korsanların hîleleri yüzünden ağabeyinin esâreti uzun sürdü. Kâfirler bununla da kalmayıp Oruç Reis’e bir papaz göndererek ona hıristiyan olmasını teklif etme cür’etini gösterdiler. Ancak Oruç Reis’in:
“–Ey gâfiller! Ben Hakk bir dîni bırakıp da nasıl bâtıl bir dîne mensub olurum?” şeklindeki cevabı suratlarında bir şamar oldu.
Buna sinirlenen korsanlar:
“–O halde gelsin seni Muhammed’in kurtarsın, bakalım!” diyerek onu forsalık yapması için bir sandala zincirlediler.
Oruç Reis, Allâh’a sığınarak:
“–Siz görün hele benim Peygamber’im bana nasıl yardım eyleyecek!” dedi ve Allâh’a ilticâ etti.
Bir müddet sonra kâfirlerin de gözlerine görünen beyaz kaftanlı yeşil sarıklı kimselerin yardımlarıyla bukağılarını çözüp kendisini engin deryâya bıraktı ve esâretten kurtuldu. Böylece îmân celâdet, teslîmiyyet ve tevekkülünün berakâtı tecellî etti.
İşte bu hâdiseden sonra Oruç Reis, kardeşi Hızır Reis’le beraber Akdeniz korsanlarına karşı amansız bir mücâdele başlattı. Kısa zaman içerisinde de nice deniz kurdu olmuş leventler onların yanında toplandı ve hep birlikte:
“Gazâ vaktidir; Bismillâh vira!” deyip deryâlara açıldılar.
Bu cihâd bayrağı gittikçe gölgesini genişletti. Oruç ve Hızır reisler, Ceneviz, Fransız, İspanyol ve Venedik gemilerine karşı şanlı zaferler kazandılar. Şöhret ve kuvvetleri bütün Avrupa’yı sardı, imparatorların uykularını kaçırdı. Nihâyet bu leventler, Cezâyir’i fethedip bir devlet kurdular.
Leventleri tarafından “Baba” diye anılan Oruç reis, Cezâyir sultanı îlân edildi. O, gözünü budaktan sakınmayan bir cengâverdi ki, kardeşiyle birlikte düşman karşısında nice kahramanlık destanları yazdı. Böylece Akdeniz’de Oruç Reis’in gözünü budaktan sakınmaz muhârebeciliği ve Hızır Reis’in de devlet adamlığı sayesinde müthiş bir güç ortaya çıktı.
Oruç ve Hızır kardeşler, o sıralar Osmanlı sultanı olan Yavuz Selîm Han ile irtibat içerisinde olup onun duâsını almayı kendileri için mânevî bir takviye addediyorlardı. Aralarında çeşitli hediyeleşmeler oluyor ve Yavuz onlar için şöyle duâ ediyordu:
“Allâh Teâlâ dünyâ ve âhırette bu mücâhid lalalarımızın yüzlerini ak; Akdeniz’de kılıçlarını keskin; frenk cemâatine karşı dâimâ mansûr ve muzaffer eylesin!”
Bu şekilde mânevî bir takviyeyle de beslenen Oruç ve Hızır kardeşler, leventleri ile düşman karşısına:
“Allâh, Allâh!” nidâlarıyla çıktıklarında frenk reisleri:
“Başını kurtaran aslan, gemisini kurtaran kaptan!” diyerek kaçışmaya başladılar.
Şâir ne güzel söylemiş:
Ne kadar çok olursa koyunun sürüsü,
Yeter imiş ona kasabın birisi!..
Neticede Barbaroslar’ın namları bile zafer kazanmak için kâfî bir hâle geldi. Şanlı cihâd yolunda böylesine kudretle devam eden gayretler içerisinde günler akıp giderken birgün Oruç Reis, İspanyollar’la yaptığı şiddetli bir harbde şehâdet şerbetini içti. Rahmetullâhi Aleyh!
Fakat başlatılan i’lâ-yı kelimetullâh yolundaki cihâd, kesintiye uğramadı. Onun ardından deryâlardaki gazâ bayrağını kardeşi Hızır Reis dalgalandırmaya başladı. Artık Akdeniz Hızır Reis’e teslîmdi.
Hızır Reis, ağabeyinin gözükaralığına sahip olmanın yanında gâyet temkîn ve tedbîr ehli idi. Öyle ki husûsî bir mevhibe olan bu hâli dolayısıyla ağabeyi Oruç Reis’e dahî bir defasında mânen:
“Kardeşin Hızır, tedbir yönüyle senden öndedir. Sakın ola onun tedbîrine müracaatı ihmâl etme!” denilmişti.
İşte Hızır Reis, bu yönüyle kısa zamanda nice merhaleler katederek tarihimizin en büyük şahsiyetleri arasında yer aldı. Denilebilir ki, Oruç Reis ile başlayıp Hızır Reis ile devam eden Akdeniz’deki îmân ve tevhîd mücâdelesi, onaltıncı yüzyılın “Türk asrı” addedilmesinde son derece ehemmiyetli bir vazîfe icrâ etmiştir.
Deryâ akıncılığından bir devlet çıkaran gücü temsîl eden Oruç Reis, müthiş bir cesaret sahibiydi. Buna karşılık kardeşi Hızır Reis de, bu cesarete ilâveten ölçü, tedbîr ve muvâzeneyi muhâfaza ediyordu.
Ağabeyinin şehâdetinden sonra Hızır Reis’in en büyük desteğini kaybettiği düşüncesiyle İspanyollar, heybetli donanmalarıyla Cezâyir önlerine gelerek kendisinden bu kaleyi teslîm etmelerini istediler. Ancak o:
“–Hey müslüman düşmanları! Size değil Cezâyir kalesini, sâhilimizdeki bir çakıl taşını dahî vermem!” diyerek öyle bir gazâ ve cenk eyledi ki, düşman, kısa zamanda perîşân oldu.
Bu zafer üzerine müslüman halk:
“Adı Hızır idi, meğer kendisi de Hızır imiş! Allâh başımızdan eksik etmesin!” diye duâda bulundu.
Hızır Reis, ağabeyinden devraldığı dâvâyı yalnız yürüttüğü takdîrde günün birinde zayıflayıp tükeneceğini düşünerek büyük bir firâset ve ferâgatle 1519 senesinde Osmanlı sultanı Yavuz Selîm Han’a bir hey’et gönderdi. Topraklarını Osmanlı hâkimiyetine teklîf etti. Yavuz Selîm Han, İslâm birliğini muhâfaza için onun bu fedâkârlık ve gayretinden pek memnûn kaldı ve onu Cezâyir Beylerbeyi olarak vazîfelendirdi. Kendisine her türlü yardımın yanında bir sancak, ikibin yeniçeri, top vesaire gönderdi. Ayrıca Anadolu’dan asker toplama müsaadesi verdi.
Târihte üç şahıs vardır ki bunlar, İslâm vahdeti yolunda kâ’bına erişilmez bir ferâgat ve firâsetle hareket ederek arkalarından serâpâ hayır ve fazîlet hâtırâları bırakmışlardır.
Bunların ilki peygamber torunu Hazret-i Hasan -radıyallâhü anh-’dır. Hasan -radıyallâhü anh-, İslâm ümmetinin bölünüp parçalanmaması için halîfeliği altı ay îfâ ettikten sonra bunu Muâviye’ye devrederek siyâsî çekişme ve çalkantıların önüne geçmek istemiş ve büyük kitlelerin birbirleriyle çarpışarak ümmet kanının seller misâli dökülmesine mânî olmuştur.
İkincisi de doğu illerini Osmanlı’ya hiç kılıç kullanılmadan büyük bir sevgi seli hâlinde bağlayan İdrîs-i Bitlisî Hazretleri’dir. Yavuz Sultan Selîm Han, kendisine birçok salâhiyetler verdiği halde o, yine Yavuz’la istişâresiz hiçbir fiilde bulunmamıştır.
Üçüncüsü ise Barbaros Hayreddîn Paşa’dır ki, koca Cezâyir’in ve daha nice yerlerin sultanı durumunda iken şahsî hâkimiyet ve sultaya meyletmeyip emri altındaki memleketi İslâm vahdeti için müslümanların halîfesi mevkîinde bulunan Osmanlı sultanına bağlı bir eyâlet hâline getirmiş ve kendisi de o büyük devletin me’mûru olmayı küçük bir ülkenin hükümdarlığına tercih etmiştir. Bu hususta gâzî reis ve leventlerine söylediği sözler hikmet ve firâset doludur:
“Kılıcın hakkını vermek gerek! Müslümanların halîfesiyle beraber İslâm’a güç ve destek olabilecekken niçin şu Cezâyir’de kendi başımıza kalalım? Müslümanlara her yerde diş bileyen haçlı gürûhuna karşı nice hareket eylesek gerektir? Biliniz ki üstlendiğimiz dâvâda bize destek olacak bir kuvvete ihtiyaç vardır. Mukaddes vazîfemiz olan i’lâ-yı kelimetullâhın îfâsı için bu şarttır. İmdi murâdım oldur ki, ben bu vilâyette olduğum takdîrde hutbe halîfe-i rûy-i zemîn adına okunmalı, sikke de onun adına bastırılmalıdır. Bunun için o yüce sultan ve pâdişâhlar pâdişâhına ilhâk gerektir. O ki Sultan Selîm Han’dır, Osmanlı mülkünün baş tâcıdır.”
Bu karar İstanbul’a iletildiğinde Yavuz Selîm Han, büyük hoşnudlukla şöyle demiştir:
“Hızır Reis ki, benim evvelden de teb’am oğlu teb’amdır. Onun her icrâatını canla başla kabul ettim. Varsın o diyârların hutbe ve sikkesini benim adıma döndürüp idâre ve hükûmet eylesin!”
Bunun üzerine hemen harekete geçen Hızır Reis, bütün denizcileri kendi etrafında topladı. Kırk teknelik bir donanma kurdu.
Artık Hızır Reis, bu yeni mevkîi itibarıyla daha bir rahatlıkla faâliyet gösteriyor ve düşmanlara göz açtırmıyordu. Meşhur Şarlken, onun üzerine Andrea Doria’yı gönderdi ise de, mazlûmlar karşısında gururundan yere göğe sığmayan bu zâlim kaptan, Hızır Reis’in karşısına çıkamadı. Koca Reis, engin Akdeniz sularında çarpışacak düşman bulamıyordu.
Artık Akdeniz’de eşsiz destanlar yazan bir kahraman olarak Hızır Reis, bir iki kişiyle başlayıp koca bir devlete ulaşan müstesnâ ve mümtaz bir gücün sembolüydü. O, bir avuç insanla elde ettiği muvaffakıyetleriyle zaferlerin temelindeki asıl müessiri târih önünde bir kez daha ortaya koymuştur. Üstün vasıflı şahsiyetleri ifâde eden bu müessirin neticeleri, dimağlara bir hayâl, yahud masal gibi gelse de gerçekte yaşanmış hakîkatlerin tâ kendisidir. Hayreddîn Paşa’nın muvaffakıyetleri, Kur’ân-ı Kerîm’de buyurulan:
كَم مِّن فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِإِذْنِ اللّهِ
“Nice az topluluklar vardır ki, nice çok topluluklara gâlib gelmiştir.” (el-Bakara, 249) ifâdesinin tecellîlerindendir.
Onun sancağını gören düşman gemileri, ya kaçmak ya da teslîm olmak zorunda kalmıştır. Nitekim bu durum karşısında elinden bir şey gelmeyen kendisini Amerika’da henüz keşfedilmemiş bütün yerlerin tâbiî sahibi addeden İspanya kralı bile, kumandanlarını toplayıp çaresizliğini şöyle ifâde etmekteydi:
“–Barbaros’a karşı hepimiz âciz kaldık. Ne yaptıysak olmadı. O, her seferinde bizleri alt etmesini bildi. Bizlerden biri herhangi bir gâye ile denize açılsa, karşısında Barbaros’un donanmasını buluyor!..”
Fakat yanındaki kaptanların, Barbaros’un aleyhinde değil bir plan tasarlamak, bir tek kötü söz bile söylemeye cesaretleri yoktu. Çünkü Barbaros, böyle bir şeyden haberdar olduğu an bunun hesabını pek pahalı bir surette sorardı. Zîrâ o, Akdeniz’de âdetâ bir efsâneydi!
Kaptanların korkularının bir sebebi de, Hayreddîn Paşa’nın son derecede geniş ve güçlü bir istihbârâtının bulunmasıydı. Öyle ki onun, maddî istihbârâtının yanında mânevî istihbârâtı da mevcûddu. Husûsiyle aldığı bu mânevî istihbârât ile düşmanlarının hîle ve desîselerinden ânında haberdar olup bertaraf ettiği, sıkça şâhid olunan hâdiselerden olmuştu.
Yavuz Sultan Selîm Han’dan sonra Kânûnî Sultan Süleyman Han’a da aynı bağlılığı gösteren Hayreddîn Paşa, kerâmet sâhibi bir velî idi. Kânûnî Sultan Süleyman Han da, babası gibi onun bu mânevî rütbesini bilir, kendisine son derece iltifât ve alâka gösterirdi. Bir defasında Paşa huzûrundan ayrıldıktan sonra Koca Sultan, yanındakilere:
“–Bu Paşamız velî bir âdemdür!” diyerek hakkındaki intibâını takdîrâne bir şekilde izhâr etmekten kendisini alamamıştı.
Zîrâ bu ve benzeri alâkalar karşısında:
«Hâk ol ki Hudâ mertebeni eyleye âlî!» (Toprak gibi mütevâzî ol ki, Allâh senin mertebeni yüceltsin!) diyerek aslâ iltifât dîvânesi olmayan Paşa, gerçekten de birçok müşkilâtını mânâ âleminde kâh Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in inâyetiyle kâh Hızır -aleyhisselâm-’ın yardımlarıyla halleden velî bir zâttı. Çoğu kere falanca kaleyi nasıl fethedeceği, filanca deniz muhârebesinde nasıl bir taktik izleyeceği ve etrafındaki düşmanların ne gibi faâliyet içerisinde bulundukları, gizli planları gibi mes’eleler, Hayreddîn Paşa’ya Rahmânî rü’yâlar vâsıtasıyla bildirilmiştir. Bunlar da, kendisi için âdetâ kaderin bir keşfi olmaktaydı. Bu mânevî yardımlar, onun muvaffakıyetlerinde büyük bir rol oynamıştır. Ayrıca Paşa’nın, deryâda sefer üzre olan leventlerine zaman zaman rü’yâ ile tâlimâtlar verdiği de bir hakîkattir.
Nitekim Aydın Reis deryâda sefer üzereyken bir gece rü’yâsında Hayreddîn Paşa’yı görmüştü. Paşa ona:
“–Dikkatli olun! Düşman sizin arkanızdadır. Onbeş parça gemiyle sabahleyin size rastlar. Hiç tasalanmayın; güzel bir taarruz planlayarak üzerlerine yürüyün! Göreyim sizi; o gemileri zaptedip bana getiresiniz!” buyurdu.
Rü’yâdan uyanan Aydın Reis, abdest alıp namaz kıldı. Kur’ân okuyup salevât getirdi ve beklemeye başladı. Onun hareket emri vermeyip beklemesi karşısında diğer reisler, ellerinde aşırı derecede ganîmet bulunduğundan hareket kâbiliyetlerinin serî olamayacağı gerekçesiyle arkadan gelen düşman gemileriyle çarpışacak durumları olmadığını söyleyip:
“–Yola devam edelim!” dediler.
Bunun üzerine Aydın Reis, onlara Paşa’nın rü’yâdaki emrini bildirdi. Çok geçmeden de mâlum düşman gemileri geldi ve Allâh’ın izniyle zafer müyesser oldu. Bu ve buna benzer menkıbeler, bir hayâl mahsûlü olmayıp Paşa’nın hâtırâtında yer alan târihî gerçeklerdir.
Bu bakımdan Hayreddîn Paşa, yiğit gâzîleri tarafından reislik muhabbeti yanında bir de Allâh dostu olarak çok sevilir ve son derece itâate mazhar olurdu. Leventleri, onun her emrine canla başla koşarlar, şâhid oldukları birçok kerâmetlerine de hayran kalırlar ve:
“Efendimiz! Sen Allâh’ın velî kullarındansın!” diyerek hürmet ederlerdi.
Onların bu muâmele ve bağlılıklarına mukâbil Hayreddîn Paşa da, muvaffakıyet ve zaferleri birlikte elde ettiği reis, gâzî ve leventlerine karşı dâimâ mütevâzî, vefâkâr, merhametli ve afv sahibi idi. Onlara müşfik bir babanın şefkatini gösterir, zâhiren bir cengâver olarak yetişmelerini sağlarken mânen de olgun birer mü’min ve muvahhid hüviyetinde tekâmüllerine gayret sarfederdi. Bunun için gerek reislerinden gerek leventlerinden çeşitli yanlış anlamalarla yapılan hatâları zâhirî tedbîrlerle bertaraf etmekten ziyâde mânevî usûllerle giderir, ufak tefek mes’eleler yüzünden onları gözden çıkarmayıp tekrar gâzîlerin saflarına kazandırırdı. Ayrılık ve parçalanmaya sebep olacak hâdiseler alevlendiğinde de -bu, velev kendine karşı riâyetsizlik de olsa- bunları aslâ körüklemez, gönülleri kaynaştırma ve te’lîf yoluna giderek:
“–Reisler! Siz bunları unutun ve başka meclislerde de bahis mevzûu etmeyin!” derdi.
Böylece o, boş ve nefsânî çekişmelerle uğraşmanın zararına mağlûb olmayarak, birlik, beraberlik ve kardeşlik içinde gayretin faydasını dâimâ şiâr edinir ve bu istikâmette gönülleri kaynaştırmasını bilirdi.
Bu mânevî vasfın yanında Hayreddîn Paşa, zâhirî planda da sahasında eşsizdi. O dâimâ devrin teknolojisini en ileri seviyede kullanırdı. Onun yaptığı her gemi, bir evvelkine nazaran daha teşkilatlı ve mükemmel olurdu. O, engin deryâlarda dâimâ arkadaşlarını geçer ve çoğu kere diğer reisler gelene kadar düşmanlarını mağlûb ederdi. Çünkü düşmanın korkup kaçtığı ölüm, onun için Hakk katında pek kıymetli bir rütbe olan şehîdlikten ibaretti.
Deryâya sefere çıktığında hep şöyle duâ ederdi:
“Ey herşeye kâdir olan yüce Allâh’ım! Bana yardım ve zafer nasîb eyle! Kâfirlere mağlûbiyet ver! Onları öyle dehşetler içinde bırak ki, karşımızda gözlerini açmaya dahî korksunlar. Bana, leventlerime ve gemilerime düşman zararı eriştirme! Bizleri düşmanın gözünde dâimâ kuvvetli ve kalabalık göster! Gâzîlerimin gönülleri ise, cesaret ve gayrette pek olsun, küffârdan korkmasınlar!”
İşte bu ulvî hasletler berekâtıyla Allâh Teâlâ, Hayreddîn Paşa’ya:
Bir kişinin ki yardımcısı Allâh ola,
Var kıyâs eyle ki ol ne şâh ola!
beytinde ifâde edildiği vechile nice yardımlarda bulunmuş ve düşmanlarının kalbine dehşetli korkular salmıştır.
Cezâyir önlerinde İspanyol kâfirlerinin elinde bir ada vardı. Üzerinde de muhkem bir kale mevcuddu. Hayreddîn Paşa, burayı İspanyollar’ın karadan ve denizden bütün müdâfaa tertibatlarına rağmen fethetti. Bunun üzerine İspanya kralı, onca mağlûbiyetlerinin üstüne ilâveten uğradıkları bu hezîmeti de duyunca irâdesizleşerek çığlıklar içinde kendisini tahtından yere attı ve intihara teşebbüs etti. Etrafındakiler:
“–Aman efendimiz! Kale dediğiniz taş, gemi dediğiniz tahta parçasıdır.” diyerek kendisini binbir güçlükle sâkinleştirebildiler.
Ancak kral, daha sonra haber aldığı Barbaros’un yeni bir zaferi üzerine kalb krizi geçirerek öldü.
Yerine geçen kral, bu hâdiselerden yola çıkarak papazlarla elele verdi ve içinde bulundukları duruma çareler aradı. Bu yolda selefinin Endülüslü müslümanlara yaptığı zulümleri daha da ileriye götürdü. Onun bu za’fını kendilerine yakışır bir kindarlık ve cânîlikle değerlendiren papazlar da, yapılanları kâfî görmeyerek:
“–Ey kudretli kral! Milletimizin içinde hiçbir yabancı fert bırakma! Hele müslümanların günde beş defa cemâat olup namaz kılmaları bize çok dokunmaktadır. Onların bizim memleketimizde durması büyük bir hatâdır. Kitaplarımızda bize bizden başkasının faydası olmadığı yazıyor ki, bu, müslümanların bizim için ne kadar tehlikeli olduğunu gösterir. Şu andan itibaren müslümanlara ibâdet etmeyi yasaklamak, boynunuzun borcudur. Şâyet bunların ibâdetlerini yasaklamazsanız, bu, hıristiyanların aleyhine olur. Zaman gelir onlar, buradaki hıristiyanları müslüman yaparak ülkemizi yeniden ve tamamen fethederler. Hele sizin devrinizdeki hıristiyan çocukları müslüman oluverirlerse, bu durum sizin için pek hayır getirmez!” dediler.
Ruhbanların bu sözleri üzerine kral, derhal cinâyet fermânlarını peşpeşe sıraladı ve:
“Hıristiyan olmayan müslümanların vay hâline!” diyerek alçakça icraatlerine başladı.
Müslümanların gûyâ rûhlarına şeytan girmiş de bu sebeple Hazret-i Îsâ’nın ulûhiyyetini inkâr ediyorlarmış düşüncesiyle onları canlı canlı yakıp bu suretle rûhlarını temizlemek yoluna gidiyorlardı. Bugün dünyâya insanlık ve medeniyet dersi vermeye çalışan batılı hıristiyanların târihte böyle havsalaya sığmayacak derecede çirkin bir sicilleri vardır.
Hayreddîn Paşa, bu acıklı zulümleri öğrendiğinde teessüre boğuldu. Büyük bir merhametle onların yardımına koştu. Çoktan bitmiş olan Emevî Devleti’nin bakıyyesi olan mü’minlerin toplandığı Balkan dağına İspanyol askerlerinin hücûm edip katliâma giriştikleri bir anda imdâda yetişti. Karşılarında birden Hayreddîn Paşa ve gâzîlerini gören İspanyol askerleri, çil yavrusu gibi kaçıştılar. Paşa, alabildiği kadar müslümanı gemilere bindirdikten sonra kalanlarının başına onları korumak için kâfî derece kuvvet bıraktı. Bu şekilde yedi sefer yaparak tam yetmiş bin müslümanı Cezâyir’e taşıdı. Birçok Endülüslü müslüman da, Türk kıyafeti giyerek İspanyollar’ın zulümlerinden emîn bir şekilde Cezâyir’e geçmekteydiler. Zîrâ İspanyollar, Barbaros sebebiyle Türkler’den o derece korkmuşlardı ki, onların kıyafeti kimin üzerinde olursa olsun büyük bir telaşla ne yapacaklarını şaşırır olmuşlardı.
Ancak bütün bunlara rağmen yıllar evvel başlayan ve devam edip giden İspanya’daki müslüman katliamına karşı köklü bir çözüme gidilemedi. Zîrâ gerek Barbaros’un düzenli ve büyük çapta kara ordularına mâlik olmaması, gerekse de böyle bir kara ordusu mevcûd olsa bile artık İspanya’da müslüman unsurlardan hatırı sayılır bir topluluk kalmamış bulunması sebebiyle bu zulüm nihâyette târihe birçok acı hâtırâlarla geçti. Bu da, müslüman İspanyol halkının rûhânî bir hayattan nefsânî bir hayata dönmeleri ve beyliklerin birbirlerine karşı hıristiyanları dost edinmelerinin hazin bir âkıbeti oldu.
Bununla beraber Endülüslü müslümanlar için yapılabilen faâliyetler de, küçümsenecek derecede az değildir. Barbaros’un bütün İspanya sâhillerini topa tutarak binlerce müslümanı Afrika’ya geçirmesi ve buna ilâveten Kânûnî’nin teşebbüsleri, gerçekten takdîre şâyân bir sahipleniş olarak değerlendirilmelidir.
Zîrâ İspanya’nın yaptıkları karşısında gerek Barbaros, gerek Kânûnî Sultan Süleyman Han, onlara îcâb eden dersin verilmesi ve mazlûm müslümanların imdâdına yetişilmesi niyet ve gayreti içindeydiler. Bu hususta da devamlı irtibat hâlinde idiler.
Nitekim son hâdiseler dolayısıyla Kânûnî, düşündüğü bir deniz seferi için Barbaros Hayreddîn Paşa’ya şu fermânı gönderdi:
“İspanya’ya karşı sefer niyetim vardır. Sen de benimle beraber olasın! Şimdi bulunduğun yerleri muhâfaza için vekil tâyin edip kendin tez İstanbul’a gelesin! Ancak orada itimad ettiğin adamın yoksa yerinde kalasın! Zîrâ müslüman memleketlerini kendi topraklarım gibi korumak murâdımdır. Onlara yapılan zarar bana yapılmış gibidir!.. İmdi nasıl davranmak gerekiyorsa ona göre hareket edesin!”
Bu fermân üzerine Hayreddîn Paşa da, evlâdı gibi sevip itimad ettiği ve âdetâ kendisini aratmayacak bir serdar olan Hasan Ağa’yı Cezâyir’de kendi yerine vekil bıraktı.
O esnâda İspanya kralının Cezâyir’e büyük bir donanma ile geleceği şâyiası çıktı. Bunun bir hîle olduğunu anlayan Hayreddîn Paşa, karşılık olarak mükemmel bir hîle yaptı. Gemileri bozup donanmadan ferâgat ederek topları kaleye çıkarır gibi davrandı. Düşmanlar buna aldanıp deryâya açılır açılmaz da bir şâhin gibi üzerlerine vararak Andrea Doria başta olmak üzere hepsini mağlûb ve perîşân eyledi. Doria, önceki gibi çareyi kaçmakta buldu.
Bundan sonra Hayreddîn Paşa, selâmetle İstanbul yoluna koyuldu. Ulu pâdişâhın huzûruna çıktı. Kânûnî, kendisine son derece iltifât ve alâka gösterdi. Paşa’nın Cezâyir Beylerbeyliği vazîfesi ikinci kez tescîl edildi. Donanması genişletildi. Bu takviye ile Hayreddîn Paşa, deryâlara açıldı ve sayısız zaferler kazandı.
Hayreddîn Paşa:
“Ahâlî rahat etmek ister!” düstûruyla halkının ihtiyaçlarıyla yakından alâkadar olur, hattâ çeşitli vesîlelerle isyâna kalkışmış olanlara dahî afv ve müsâmaha ile davranırdı. Nitekim bir seferinde Paşa, kendisine isyân eden Cezâyirliler’i:
“–Bunlar Cezâyir’i bizimle beraber İspanyollar’a karşı müdâfaa eylemişlerdir!” diyerek bağışlamak istediğinde leventlerinden bazıları, isyanın yol açtığı felâketlerin acısıyla:
“–Paşam! O kadar merhametli isen var bir medreseye kapan! Bey kısmı biraz şedîd olmalı!..” dediler.
Paşa, ahâlînin gözü önünde kendisine yapılan bu saygısızlık üzerine son derece üzüldü. Fakat buna bir aksülamel olarak aslâ öfkeye kapılıp bu davranışta bulunanları cezâlandırmadı. Sadece gönlü mahzûn bir şekilde Allâh’a sığındı; ellerini ulu dergâha açtı ve:
“Yâ Rabbî! Bana hayırlı olanı göster!” diye ilticâ etti.
İstihâreye yattı. Rü’yâda Peygamberimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’i gördü. O esnâda kendisi de nesi var nesi yoksa gemiye yüklüyordu. Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de, bizzat kendisine yardım eylemekteydi. Uyandığında bu rü’yâdan gerekli mânâyı çıkararak Cezâyir’i terkedip başka bir kaleye yerleşti. Üç yıl orada kaldı. Tekrar Cezâyir’e dönüşü de yine mânevî işaretle oldu. Bir gece dört halîfesi birlikte Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’i rü’yâda gördü. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, ona:
“–Ey Hayreddîn! Yüce Allâh’a tevekkül et ve Cezâyir’e dön! Kâfirlere ve sana düşmanlık yapan münâfıklara karşı zaferler kazanıp muzaffer ol!” buyurdu.
O da derhal emr-i Nebevî’yi yerine getirip Cezâyir’e avdet etti. Onun bu dönüşü, yokluğunda üç yıldır münâfıklar ve kâfirler karşısında zulme mârûz kalan müslüman ahâlî arasında büyük bir sevinç ve bayram husûle getirdi.
Sırf bu hâdiseler dahî göstermektedir ki, Hayreddîn Paşa’nın aslî gâyesi, nefsânî tahakküm dâvâsı değil, i’lâ-yı kelimetullâh yolunda samîmâne bir şekilde gayrettir. Bunun içindir ki Hayreddîn Paşa, sahip olduğu üstün ahlâk ve fazîletinin ilâhî mükâfâtını mücâdele ve hizmetlerinde dâimâ görmüş ve yaptığı bütün seferlerinde Cenâb-ı Hakk’ın te’yîdine mazhar olmuştur. Onun birçok hamle ve planlarının derûnunda gerek Rahmânî rü’yâ yolu ile gerekse gönlüne akan Rabbânî ilhâmlar sayesinde büyük isâbetlerin mevcûdiyeti, târihî bir gerçektir.
Yine bu hâdiseler gösteriyor ki, Hayreddîn Paşa’nın uğraştığı ve büyük mücâdeleler verdiği mes’elelerden biri de bulunduğu yerdeki müslüman ahâlînin beyleri arasındaki saltanat ve taht kavgaları idi. Birtakım beyler, sırf kendilerinin baş olması hırsıyla birbirlerine kılıç çekmekte, zaman zaman da Barbaros’a dahî isyâna kalkışmaktaydılar. Hattâ bazen düşmanla işbirliği içine girenler bile vardı. Paşa’nın da en ziyâde kızdığı ve kabul etmediği şey, düşman ile işbirliği yapmak ve müslümanlar aleyhinde bulunmaktı. Nitekim kendisinin Tlemsan’a bey yaptığı Mes’ûd isimli şahsın böyle bir isyanı karşısında gerçek bir mü’min hassâsiyetiyle yazdığı şu mektup, günümüz müslümanları açısından da pek mühimdir:
“–Ey mes’ûd olmayası Mes’ûd! Hani bizimle yaptığın ahd ü peymân? Hani âsî olmayacak ve İspanya ile anlaşma yapmayıp düşmanı düşman olarak bilecektin? Yaptığın İslâm’a sığar mı? Ne sefîl bir kimse imişsin ki, kalktın da gidip kâfire yaltaklandın! Bilmiyor musun sonunda pek şiddetli hâller ve kötü neticelerle karşılaşacaksın? Sendeki ne akıldır ki, kendi âkıbetini görmekten âciz kalmadadır! Gazab-ı ilâhîye ve gazabıma uğraman yakındır. Günahın boynuna; dünyâyı başına dar etmek ahdim olsun! Unutma ki, hiçbir zahmete katlanmadan oturduğun tahttan yine hiç farkına varmadan indirileceksin!..”
Gerçekten de bu Mes’ûd isimli şahıs:
Karınca kanatlanınca zanneder ki beşârettir,
Zavallı bilmez ki bu, ölümüne işârettir!
hakîkatini unutup benlik dâvâsı yolunda ikinci bir Firavun kesilmiş ve bu yolda kâfirlerle büyük bir işbirliği içine girmişti. Ancak Hayreddîn Paşa’nın gazap ve tehdîd dolu mektubu üzerine büyük bir telaşa kapılarak yaptığı ihânetleri afvettirmek için araya Paşa’nın çok sevdiği bir kimseyi koydu. Firâset ve basîret âbidesi Paşa ise, tavassut eden şahsa şu mukâbelede bulundu:
“Sen onu sevmiş ve bana yakınlaşmasına vesîle olmak istemişsin. Ancak bilesin ki, bunların midesine kâfir ekmeği girmiş ve dimağlarına hıristiyanlık fikri yerleşmiştir. Bunlara güvenmek azim hatâ olur.”
Sonra şu beyti okudu:
Sen sanma ki hâin berhurdâr olur,
Âkıbet ya boynu vurulur, ya berdâr olur!
Zîrâ Barbaros Hayreddîn Paşa, liyâkatli kimseleri isâbetli bir şekilde keşfedip yerli yerince istihdâm eder, zararlı ve kâbiliyetsizleri de tesbît ederek onlara karşı gerekli tedbîrleri alırdı. Daha ziyâde cesûr, gözüpek, dirâyetli, dürüst, gayretli, dindar ve tedbîr sâhibi kimseleri tercîh ile yükseltir ve böylelerini diğerlerine reis yapardı. Lâf ü güzâf ile şişirilmiş başarısız ve sahte kâbiliyetleri aslâ sevmez ve onları yanına yaklaştırmazdı. Kendisi de yorulmak bilmeyen bir gayret içinde ömür sürerdi. O, mü’minin ancak cennet-i a’lâda rahat edeceğini söylerdi. Bu hususla alâkalı olarak anlattığı şu hâdise pek ibretlidir:
“Bir defasında kazandığım büyük fetihlerin verdiği yorgunluk sebebiyle biraz da dinlenmek istedim. Bu sebeple yeni sefere kendim gitmeyip Sinan Paşa’yı yolladım. O gece rü’yâmda bana:
«–Ey Hayreddîn! Yalan dünyâda rahat yoktur. Rahat ancak cennet-i a’lâdadır. Hemen gayret eyle; bil ki Allâh’ın yardımı seninledir!..» dediler.
Uyanınca kendi kendime:
«–Bu erenlerin himmetidir. Şükürler olsun beni büyük bir hatâdan kurtardılar.» deyip çok sadakalar dağıttım ve nice fakirleri doyurup giydirdim.”
Hayreddîn Paşa, devletten menfaatlenmek değil, ona hizmet etmek şuûrunda ve i’lâ-yı kelimetullâh heyecanı içinde idi. Sultanlara bağlılığı son derece kuvvetli ve hürmetkârdı. O, deniz kuvvetlerinde bir Osmanlı paşası olduktan sonra az bir kuvvetle Tunus’u fethetmişti. Bu sırada İspanya kralının çok büyük bir donanmayla üzerine geldiği haberini alınca ilk iş olarak yanındaki pâdişâh donanmasını İstanbul’a gönderdi ve kendine âid gemilerle harbe hazırlandı. Etrafındakiler:
“–Paşam! Bu bir intihardır!” dediklerinde onlara:
“–Kardaşlar! Ben kimseye: «Hayreddîn Paşa pâdişâh donanmasını yok etti.» dedirtmem!” cevabını verdi.
Ardından reis ve gâzîlerine:
“–Telaşlanacak bir şey yok; takdîr Hüdâ’nındır.” diyerek ustaca bir manevra ile düşmanların arasından sıyrıldı ve çok kısa bir zamanda toparlanıp düşmanı kıskaca aldı.
Bu durumu gören düşman, şaşkınlıkla:
“–Biz onu birkaç gün evvel Tunus’tan tek başına kaçarken gördük! Bu nasıl olur?” diyordu.
Hepsinin kulağında Barbaros hakkındaki:
“–O, gittiği yeri almadan geri dönmez!” sözleri çınlıyordu.
Nihâyet zafer müslümanların oldu. Perîşân bir şekilde kaçan düşmanların arasında Andrea Doria da vardı. Doria, başlarına gelen hâdisenin şoku içerisinde uzaktan Hayreddîn Paşa’ya gayr-i irâdî olarak seslendi ve:
“–Denizdeki mâlumat ve mahârette üstünüze kimse yok! Bu kudret ve bahâdırlık nereden?” diye sordu.
Hayreddîn Paşa da, gâyet vakur bir şekilde şu cevabı verdi:
“–Biliniz ki bu bizim Peygamberimiz’in bir mûcizesidir ve her kim onun dînine girip samîmiyetle bağlanırsa, bahâdır olur!..”
Bu cevaba ilâveten Doria, tesbit ettiği şu hakîkatleri de mırıldanmaktan kendini alamadı:
“Müslümanların kitapları «Savaştan kaçan cennete giremez!» diyor. Hattâ onlar: «Sıhhatli olup da müslümanlardan birisi iki kâfirden kaçarsa, cehenneme gider!» diyorlar. Fakat bizim kitabımızda: «Bizden biri savaşta ölürse cennete giremez!” yazıyor. Papa’nın ve papazların nasîhatleri hep böyle! O kahrolası Papa’nın aklının başına gelmesi için şu içinde bulunduklarımıza ilâveten daha nice belâlara şâhid mi olması lâzım?!.”
Bundan sonra İspanya kralı, Doria’yı kırk parça gemiyle tekrar Barbaros’un üzerine yolladıysa da gözü yılmış bulunan bu kaptan, onun karşısına çıkamadı.
Bu sırada Bağdad seferinden muzafferen dönen haşmetli Kânûnî Hayreddîn Paşa’yı İstanbul’a dâvet etti. Pâdişâh fermânı üzerine Hayreddîn Paşa, Akdeniz hâkimiyetini sağlamış olarak pâyitahta geldi ve Sultan’ın huzûruna çıktı. Kânûnî, ona olan derin muhabbetini gizlemeyerek:
“–Rabbime şükürler olsun ki, şu mübârek pîr sağlıkla geldi de onu dünyâ gözü ile görmek seâdetine nâil oldum.” deyip bu mahâretli velî Paşa’sını alnından öptü.
Ardından onu, Osmanlı donanmasının kaptan-ı deryâsı yaptı. Geniş salâhiyetler verdi. Hayreddîn Paşa da, yeni vazîfesine derhal başlayarak donanmayı daha güçlü ve teşkilatlı bir hâle getirdi. Böylece Osmanlı’nın karada olduğu gibi deryâda da yegâne söz sahibi olması istikametindeki kudret ve kuvvetini erişilmez ve karşı durulmaz bir seviyeye ulaştırdı. Bu durumu gören Avrupalılar, büyük bir telaşla yeni çareler aramaya başladılar. Nihâyet Papa’nın da teşvikleriyle Andrea Doria’nın amiralliğinde 600 gemilik o ana kadar görülmemiş güçlü bir deniz donanmasıyla büyük bir haçlı birliği oluşturdular ve Akdeniz’e saldılar.
Kânûnî Sultan Süleyman, o sıralarda Boğdan seferindeydi. Hayreddîn Paşa, 120 parça gemisiyle hemen harekete geçerek gâyet tedbîrli ve firâsetli manevralarla düşmanın üzerine yürüdü. İki büyük donanma Preveze’de karşı karşıya geldiler. Vakit akşama yaklaşmıştı. Ertesi gün târihin en büyük deniz muhârebesi yapılacaktı. Hayreddîn Paşa, iki rekât namaz kıldıktan sonra ellerini yüce dergâha kaldırdı:
“–Allâh’ım! Habîbin Muhammed Mustafâ hürmetine bana bu gece rü’yâmda düşmanın üzerine hücûmun mu, yoksa yerimde kalmamın mı daha iyi olacağını mâlum eyle! Zaferin yolunu açacak işâretleri lutfunla yine göster! Şu vakte kadar nice kerreler bizlere nusret eyledin ve bu âciz kullarını zaferlere nâil kıldın. Bu defa da inâyet ve hidâyetinle bizleri muzaffer kıl ey Rabbım!..” diye ilticâ eyledi.
Seher vaktinde de arzu ettiği rü’yâ kendisine gösterildi. Şöyle ki:
Hayreddîn Paşa’nın demirlediği limanın kenarında birçok ufak balıklar peydâ olmuştu. İçlerinde iki tanesinin karnı yarık vaziyetteydi. Bu arada birkaç kişi yanına geldi ve:
«–Bu balıkları sana Pâdişâh Hazretleri gönderdi.» dediler.
Hayreddîn Paşa da, balıkları alıp uyandı. Cenâb-ı Hakk’a şükretti. Rü’yâdaki işâretleri vâkıf olduğu tâbir ilmiyle isâbetli bir şekilde çözdü. Bu rü’yâdan Kânûnî’nin Boğdan’ı fethettiğini anlayıp kendisinin de düşmanın üzerine hücûma geçmesinin gerektiği mânâsını çıkardı.
Hayreddîn Paşa, şafağın sökmesiyle birlikte harekete geçerek evvelâ düşman donanmasını Preveze açıklarına çekti. Fakat rüzgâr, düşman donanmasının lehine olacak bir yönde esmekteydi. Öyle ki bu rüzgârla yelkenleri iyice şişen ağır düşman gemilerinin önünde Paşa’nın hafif kadırgalarının helâk olması ihtimali zuhûr etti. Bunun üzerine Hayreddîn Paşa, Fetih Sûresi’nden iki âyet1 yazdırıp gemisinin sağına ve soluna bıraktı. Bir anda o kuvvetli rüzgâr kesildi ve süt-liman bir hâle dönen deryâ üzerinde düşman gemileri de birer iskelet gibi karşılarında kalakaldı. Paşa, şükürler içinde:
“–İşte rü’yâmda gördüğüm balıklar!” deyip hücûma geçti.
Bu hücumla Osmanlı donanması, düşman gemilerini bir bir balık gibi avlamaya başladı. Düşman donanması gemilerini kurtarmanın derdine düştü. Bunun için bazı küçük tekneleri gâzîlerimizin önüne yem olarak atıp onların ganîmet toplamaya başlamasıyla oluşacak bir fırsat aramaya koyuldular. Ancak Hayreddîn Paşa, muhârebeden evvel derin tecrübe ve târihî mâlumatıyla bunun tedbîrini almış ve leventlerine:
“–Gâzîlerim! Sakın ola mal ve esirlere meyletmeyin! Düşman donanmasını tamamen helâk edip işi sağlama almadan ganîmet toplamaya kalkışmayın! Allâh zafer müyesser kıla; eğer o takdîr eylemişse mal-mülk zaten sizin önünüze gelir.” demişti.
Leventler de, Paşa’larının bu tâlimatında daha evvelce de şâhid oldukları gibi bir kerâmetin gizli olduğu düşünerek böyle bir harekete girişmeyip batırdıkları her geminin ardından «Allâh, Allâh» nidâlarıyla büyük bir şevk ve îmân heyecanıyla yeni bir geminin üzerine yürüdüler. Paşa da, dilinde:
“Yâ Rabb! Dîn düşmanlarını kahreyleyip İslâm askerlerine inâyet eyle!” duâsı ile öyle bir hamle ve manevralar yapmaktaydı ki, karşısına çıkan bütün düşman gemileri darmadağın bir vaziyette sulara gömülmekteydi.
Nihâyet o gün ikindiye kadar devam eden bu eşsiz deniz muhârebesi, Hayreddîn Paşa’nın kumandasında Osmanlı donanmasının kesin gâlibiyetiyle neticelendi. Bu zaferle Hayreddîn Paşa’nın efsânevî kahramanlığı bir kat daha arttı. Fakat o, kazandığı bu misilsiz zaferin Cenâb-ı Hakk’ın bir lutfu olduğunun idrâki içinde ve şükür secdesi hâlinde mütevâzî ve sıradan bir gâzî gibiydi. Gerçekten de o, düşman karşısında kükreyen bir arslan, Allâh huzûrunda ise, boynu bükük, gözü yaşlı bir velî idi. İhtişâmla tevâzu iki zıd mâhiyet gibi görünse de, onda mezcolmuş ve tek bir haslet hâline gelmişti. Nitekim Paşa, esir düşman kadırgalarını peşine takıp İstanbul’a yöneldiğinde onun ihtişâm ve kudretinden dolayı Akdeniz’de Osmanlı’nın karşısına çıkabilecek hiçbir düşman gemisi kalmamıştı. Koca deryâ artık âdetâ bir Türk gölü hâlindeydi.
Diğer taraftan Preveze mağlûbiyetini hazmedemeyip çılgına dönen İspanya kralı, intikam almak sevdâsıyla alelacele büyük bir donanma teşekkül ettirmiş ve deryâya açılmıştı. Hayreddîn Paşa’nın İstanbul yolunu tutup Cezâyir’i boş bıraktığını düşündüğünden ilk hedef olarak oraya yönelmişti. Ancak Hayreddîn Paşa’nın mahâretli ve kerâmetli elleriyle bizzat yetiştirip Cezâyir’e vekîl bıraktığı Hasan Ağa, aşılmaz bir sur gibi kralın önüne çıktı. Bedbaht kral, buna şaşırarak:
“–Şu Hasan Ağa hâline bakmadan nasıl benim karşıma çıkar? Ben ki imparatorluk kurmuş bir kralım ve gâyem de Sultan Süleyman’ı yenmektir. Söyleyin teslim olsun, yoksa kalesinin bütün burçlarını başına yıkarım!..” dedi.
Hasan Ağa ise, büyük bir îmân celâdeti ile:
Eğer dilden gelen elden geleydi,
Gedâlar kalmayıp sultan olaydı…
beytini terennüm ettikten sonra:
“–Ey imparatorluk dâvâsı güden bedbaht! Bilesin ki sen Hayreddîn Paşamın da Pâdişâhımın da dengi değil, ancak benim dengimsin! İşte er meydanı!” diyerek Cenâb-ı Hakk’a sığınıp öyle bir hamle eyledi ki, mağrûr İspanya kralı neye uğradığını şaşırdı.
Bu hamleye ilâveten Allâh Teâlâ’nın yardımı olarak o sırada yağmaya başlayan şiddetli yağmur ve esen fırtına da, düşmanı tamamen perîşân etmeye yetti. Ne erzakları kaldı, ne de harbedecek tâkatleri. Açlıktan atlarını yemeye başladılar. Nihâyet Hasan Ağa’nın son bir hamlesi ile kesin zafer müyesser oldu ve zâlim kral, güç belâ kendisini bir gemiye atıp cânını zor kurtardı. Bu hezîmet, kralı öylesine sarstı ki, neticede krallığı terkedip bir kiliseye kapandı ve kısa bir müddet sonra da kederinden ölüp gitti.
Zafer müjdesi İstanbul’a ulaştığında Hayreddîn Paşa’nın gönlü sevinçle dolarken Sultan da bundan ziyâdesiyle memnûn olup Hasan Ağa’yı Cezâyir Beylerbeyiliği ile mükâfatlandırdı.
Bütün bu hakîkatler ışığında denilebilir ki, Kânûnî Sultan Süleyman’ın Avrupa içlerindeki akın ve seferlerinin karşısına ciddî bir haçlı ordusunun çıkamayıp büyük fütûhâtların gerçekleştirilmesinde onun birçok rakibini Akdeniz’de kâh bizzat, kâh yetiştirdiği reisleriyle perîşân eden Barbaros Hayreddîn Paşa’nın da büyük bir rolü olduğu muhakkaktır.
Osmanlı’nın sınırlarını Fas’a kadar uzatan Hayreddîn Paşa:
Er odur ki dünyâda koya bir eser,
Esersiz kişinin yerinde yeller eser!
şuûrunda hayırsever bir zâttı. O, her bir zafer ve muvaffakıyetinin ardından fakir ve yoksullara ihsân ve bağışlarda bulunmayı itiyad edinmişti. Bulunduğu şehir ve memleketlerde aç ve açıkta kimse bırakmazdı. Bunun için halk tarafından ziyâdesiyle sevilir, kendisine bir devlet büyüğü olmaktan ziyâde şefkatli bir “baba” olarak bakılırdı. O, emr-i mânevî ile Cezâyir’i terkettiği zaman oranın ahâlîsi gözyaşı dökmüş ve gelmesini hasretle beklemişlerdi.
Beşiktaş’da bir medrese inşâ ettiren Paşa, muhtelif semtlerde han, hamam, konak, ev, değirmen ve fırınlar yaptırarak vakfetti. Husûsiyle bu yerlerin gelirlerinden medrese talebe ve muallimlerine büyük meblağlar ayırdı. Vefâtından evvel şahsî malı olan otuz kadırgayı bütün teçhizatı ile birlikte devlete hibe etti.
O, kendisine sahâbe-i kirâmın dindarlığını nümûne-i imtisâl edinmişti. Bu itibarla dünyâ işleri ile alabildiğine alâkadar olurken âhıret işlerini aslâ ihmâl etmezdi. Denilebilir ki, onun dünyâ işleri de zaten birer âhıret ameli hüviyetinde idi. Gecesini üçe taksîm etmekteydi. Birinci kısmında uyur, ikinci kısmında ibâdet eder, üçüncü kısmında da Kur’ân-ı Kerîm okur, ayrıca yapacağı işlerin taktik ve planlarıyla meşgul olurdu.
1544 yılında tekrar İstanbul’a dönen Barbaros Hayreddîn Paşa, yaptığı muazzam hizmetleriyle birlikte 1546 yılında rahmet-i Rahmân’a yürüdü. Beşiktaş’taki türbesine defnedildi1 ve vefâtına:
“Mâte reîsü’l-bahr” (Deryânın reisi öldü) denilerek târih düşürüldü.
Rahmetullâhi Aleyh!
Barbaros Hayreddîn Paşa’nın zamanı, Osmanlı Devleti’nin karada olduğu kadar denizde de son derecede yüksek bir itibara sahip bulunduğu bir devir olmuştur. Târihen meşhur olduğu üzere Fransa kralı Fransuva’nın Almanlar tarafından hapsedilmesi üzerine Fransuva’nın annesi tarafından Kânûnî’ye gönderilen ricâ ve niyâz mektubunun cevabı, Osmanlı ihtişâmının en belîğ bir ifâdesidir. Kânûnî, sahibi bulunduğu ülkeleri sayfalar dolusu saydıktan sonra:
“…..Ben ki ……. ülkelerin hükümdarı han oğlu han Gâzî Sultan Süleyman Han’ım. Sen ki Fransa eyâletinin vâlîsi Françesko’sun!..” demiş ve Barbaros Hayreddîn Paşa’yı büyük bir donanmayla Fransa’nın istiklâlini korumak için Nis’e göndermiştir.
Barbaros Hayreddîn Paşa da, derhal harekete geçmiş ve bu maksadla yaptığı seferde yolu üzerinde bulunan Roma’yı dahî fethe teşebbüs etmiştir. Ancak Fransız elçisi, kendilerinin bütün batı hıristiyanlık âlemi tarafından tard ile kötü olarak yâd edilmeleriyle neticelenecek olan bu harekete sebebiyet vermenin vehâmetinden korkmuş ve Paşa’nın ayaklarına kapanıp bu fetihten vazgeçmesi için yalvarmıştır. Bunun üzerine Hayreddîn Paşa, o an için bundan vazgeçerek Osmanlı donanmasını Nis’te demirlemiştir. Ardından donanma fertleri, karaya çıkmış ve günde beş vakit ezân okuyup namazlarını cemâatle kılmışlardır. Ve o demde Osmanlı Devleti, Fransa’ya, bugünkü Avrupalılar’ın aşırı fâizli kredileri gibi değil, karşılıksız milyonlarca düka altınıyla yardım etmiştir.
Hâsılı bu devir, Osmanlı’nın bir mektuba akseden tehdîdinin bile kralları hapisten kurtarmaya yettiği ihtişâmlı bir devirdir ki, onun iki büyük zirvesinden biri de Barbaros Hayreddîn Paşa olmuştur.
Nitekim şâir Yahyâ Kemâl, bu iki zirvenin ilki olan Kânûnî’nin Mîmâr Sinan’a yaptırdığı muhteşem Süleymaniye Câmii’nde kıldığı bir bayram namazında oradaki mâneviyattan hissedar olan rûhuyla mâzîmizin ihtişâmlı devirlerine kanat açmış ve dalıp gittiği engin bir âlemde âdetâ o günleri yaşayarak şöyle demiştir:
……..
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros belki donanmayla seferden geliyor!
Adalar’dan mı, Tunus’dan mı, Cezâyir’den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor,
Bu mübârek gemiler hangi seherden geliyor?!.
Kıymetli okuyucularımız!
Şu gerçekler vesîlesiyle sizlerden, yolunuz Beşiktaş tarafına uğradığında bu mümtaz ve müstesnâ Allâh dostu Paşamızın muazzez rûhu için üç ihlâs-ı şerîf,
bir fâtiha-i şerîfe okumanızı ona bir vefâ borcu sadedinde istirhâm ederiz.
Yâ Rabb! Yirmibirinci asrın eşiğinde müslümanların emânetini, onu liyâkatle üslenip senin yolunda fedâkârlık ve ferâgatle sahâbe misâli hizmet etmeyi ganîmet bilen Barbaros Hayreddîn Paşa gibi dâvâsının ehli, emîn, dirâyetli, tedbîr sahibi, cesûr, atîk, mübârek ve husûsiyle yüce nusret ve inâyetine mazhar kılmaya lâyık göreceğin kimselere nasîb eyle!
Âmîn!..
