SULTAN II. MURÂD HAN
(1404-1451)
Altıncı Osmanlı pâdişâhıdır.
Babasının vefatı üzerine tahta geçen II. Murâd, o sırada 18 yaşındaydı. Yaptığı ilk icrâati, babasının cenâzesini Yeşil Câmî türbesine defnettirmek oldu1.
Cenâzenin defninden bir gün sonra, Yıldırım Han’ın damadı olan Emîr Sultan Buhârî Hazretleri, II. Murâd’a kılıç kuşandırdı. Böylece, yüzyıllarca devam edecek kılıç kuşanma merasimlerinin ilki, bir mânâ sultanı tarafından gerçekleştirilmiş oldu.
Osmanlılar’da pâdişâhlık alâmeti taç değildir. Her ne kadar lâkap olarak “tâc-dâr” kelimesi, resmî metinlerde geçerse de, bir pâdişâhın pâdişâhlığı, bey’at ve kılıç kuşanma ile gerçekleşirdi. Bu, 36. Osmanlı pâdişâhı olan Sultan Vahîdüddîn’e kadar hep böyle devam etmiştir.
İstanbul’un fethinden sonra kılıç kuşanma mahalli, Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin türbesi idi. Bunun için yapılan merasime “kılıç alayı” denirdi.
Yeni pâdişâhın taktığı kılıç, Topkapı Saray-ı Hümâyûnu’nda muhâfaza edilen Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-’a âid kılıçtı. Bu kılıcı, pâdişâha devrin en mûteber dîn adamı takar, sonra da cehrî bir duâ ile pâdişâh tebrîk edilirdi. Ecnebîlerin tebrîkleri için Edirnekapı surlarının iç tarafına bir otağ-ı hümâyûn kurulurdu. Çünkü 1839 “Tanzimat Fermânı”na kadar Eyüp havâlîsine gayr-i müslim ayağı bastırılmazdı. Çünkü bu havâlîde bilinen ve bilinmeyen birçok sahâbî medfûndur. Yâni bu arâzî, mübârek sahâbî kanlarıyla sulanmış ve onlara meşhed olmuştu.
Pâdişâh, ecnebîlerin tebriklerini kabûl ettikten sonra yeniçeri kışlalarına giderdi. Yeniçeri kışlaları, Zeyrek ve Şehzâdebaşı’ndan başlar, Karaköy’e kadar uzanırdı. Merkez binâ Karaköy’deydi. “Orta” tabiriyle ifâde edilen yeniçeri tabur veya tümenlerinin bir numaralı askeri pâdişâhtı. Yeniçeri ordusu, bir nevî hâssa ordusu mevkîinde idi.
Sistemin mükemmelliğine bakınız ki, hepsi birer devşirme olan yeniçeriler, pâdişâh muhâfızı mevkîinde bulunurlar ve doğdukları topraklara doğru her yaz yapılacak cihâd seferleri için dâimâ büyük bir heyecan içinde hazır bulunurlardı. Doğdukları topraklara, i’lâ-yı kelimetullâh gâye ve aşkıyla fütûhâta giderlerdi. Bunun en câlib-i dikkat tezâhürü de, bu kılıç kuşanma merasiminde ortaya çıkardı.
Ecnebî tebrîklerini kabul ettikten sonra yeniçeri kışlalarının merkez binâsına gelen pâdişâha, yeniçeri ağası, bir kupa şerbet ikrâm ederdi. Hazır olan kesedar da, boşalan kupayı altınla doldururdu. Yeniçeri ağası, bunu alıp geri geri huzurdan çekilirken:
“–Asker kullarının siz Pâdişâh Hazretleri’nden niyâzı oldur ki, ilk seferimiz Batı Roma üzerine ola!..” derdi.
Pâdişâh da:
“–İnşâallâh!..” sözüyle bu talebe iştirâk ederdi.
Ardından bütün askerler hep bir ağızdan:
“–İnşâallâh!..” diye bağırır ve böylece merâsim biterdi.
Bu an’ane de, 1826 yılında yeniçeriliğin ilgasına kadar hep böyle devam etmiştir.
Sultan II. Murâd Han’ın devrinde başlamış olan bu kılıç kuşanma merasiminin üzerinde durulması gereken iki nokta vardır:
1. Pâdişâhlar, hükümdarlığın vakar ve heybetini muhâfaza etmek ve bir suikasde dûçâr olmamak için tek başlarına yemek yerlerdi ve yemekleri de kurşunla mühürlenmiş kapalı kaplarda gelirdi. Pâdişâh yemeğinden mes’ûl olan aşçıbaşı, şahsî mührü ile bunları mühürlerdi. Yukarıdaki misâlde görüldüğü üzere yeni pâdişâhlar, kılıç kuşanma merasiminin sonunda yalnız yeniçeri ağasının sunduğu şerbeti içmekte beis görmezlerdi. Aslen devşirme olan bir topluluğa karşı gösterilen bu itimâd, aynı zamanda sistemin mükemmelliğinin bir tezâhürüdür. Zîrâ Osmanlı’nın devamını sağlayan temel sâiklerden biri de, içindeki muhtelif unsurları hak, adâlet, muhabbet ve îmân heyecanıyla dolu bir Osmanlı potasında eritmesidir.
2. Osmanlılar, uzun asırları dolduran fütûhâtı, mevhûm bir «kızılelma» idealiyle dâimâ canlı tutmuşlardır. İstanbul’un fethinden sonra kızılelma, Batı Roma olmuştur. 1828’de Ruslar’ın doğu cephesinde Bayburt’a, batı cephesinde de Edirne’ye sarkmaları gibi hazin hâdiseler hatırlanırsa, bundan iki sene öncesine kadar pâdişâh ile askerinin ilk seferin Batı Roma üzerine olmasına dâir ahitleşmelerinin ne kadar ehemmiyetli olduğu anlaşılır.
II. Murâd Han tahta geçince, Bizans imparatoru, onun cülûsunu tebrikle beraber Sultan’ın kardeşlerinin kendilerine verilmesini istemek gibi bir küstahlıkta bulundu. Gûyâ onların tahsîl ve terbiyelerine îtinâ edecekti ve gûyâ II. Murâd Han, bu şekilde huzur ve sükûn içinde olacaktı. Hakîkatte ise, şehzâdeleri rehin gibi tutarak Osmanlı’nın muhtemel bir fetih hamlesinden korunmak istiyordu.
Bu sahte ve yakışıksız teklîfe karşı Sultan II. Murâd’ın cevabı gâyet vakur ve kesin oldu. Bâyezîd Paşa vasıtasıyla Bizans elçilerine şöyle dedi:
“–Bizans hükümdarına söyleyiniz! Bir müslüman evlâdının gayr-i müslimler nezdinde terbiye edilmesi, şerîat-i Muhammediyye’ye muvâfık değildir. Yine hükümdarınıza söyleyin ki, bir daha bu tür talepleriyle dostâne münâsebetlerimizi ihlâl eylemesin!..”
II. Murâd Han’ın bu davranışı üzerine Bizans, elinde bulundurduğu Şehzâde Mustafa’yı (pâdişâhın amcasını) tahrîk ederek Osmanlı’yı parçalamak istediyse de, muvaffak olamadı. Düzmece Mustafa olarak târihe geçen hâdise, kısa zamanda mânevî yardımların da vâkî olmasıyla bertaraf edildi. Bu mânevî yardımı Emîr Buhârî Hazretleri şöyle anlatır:
“Pâdişâhlık Sultan Murâd Han’dan alınmıştı. Hazret-i Habîbullâh ile üç defa buluştum. Tazarrû ve niyâz edip ayağına düştüm. Sultan Murâd’ın saltanatta bırakılmasını istirhâm eyledim…”
Bu duâ ve himmetin bir bereketidir ki, o esnâda büyük ve güçlü bir ordu ile II. Murâd Han’ın karşısına çıkmış bulunan Şehzâde Mustafa’da şiddetli bir burun kanaması hastalığı peydâ oldu. Öyle ki, burnundan akan bu kan üç gün üç gece durdurulamadı ve şehzâdeyi ölüm derecesinde mecalsiz bıraktı. Onun bu hâlini gören etrafındakilerin birçoğu da II. Murâd Han’ın tarafına geçti. Nihâyet Şehzâde Mustafa, savaşta muvaffak olamayacak bir hâle düştü ve kolaylıkla bertaraf edildi.
Bundan sonra II. Murâd, -Düzmece Mustafâ hâdisesi dâhil- Bizans’ın yapmış olduğu sayısız entrikalara son vermek, husûsiyle Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in müjdesine mazhar olabilmek niyet ve azmiyle İstanbul’u kuşattı. Sur dışındaki bütün Bizans topraklarını daha evvel ele geçirmişti.
Muhâsaraya Emîr Sultan Hazretleri de 500 müridiyle iltihâk etti. Daha birçok meşâyıh ve mânâ erlerinin iştirâk ettiği bu kuşatma, dört ay sürdü. Ancak o sırada biraz da Bizans’ın tahrikleriyle Anadolu’da patlak veren gâileler dolayısıyla yine kesin neticeye varılamadı.
Bununla birlikte II. Murâd Han, devleti Yıldırım devrindeki o büyük ihtişâma ulaştırdı, hattâ daha da ileriye götürdü. Bu yolda hem kuvvet ve kudret, hem de irâde ve basîretiyle hareket ederek kısa zamanda bir bir hedeflerine ulaşmayı başardı. Anadolu’daki birliği te’mînde hayli mühim adımlar attığı gibi Avrupa’da da eski fütûhâtı aynı canlılıkla devam ettirip Osmanlı’yı dünyânın en büyük devleti hâline getirdi.
Artık devletini böylesine bir ihtişâma yükselten II. Murâd Han’ın önüne harp etmek için çıkan krallar bile canlarını kurtarmak endişesiyle çareyi kaçmakta buluyorlardı. Bir defasında II. Murâd’a yenik düşen Alman kralı, atına atladığı gibi savaş alanını terketti ve kendisini emîn hissettiği bir yere varana kadar hiç durmadan kaçtı.
Bu ihtişâma rağmen Sultan II. Murâd’ın takip ettiği siyâset, gâyet akıllıca ve yerli yerinceydi. Aşağıdaki hâdise, O’nun ince siyâsetinin dâhiyâne bir misâlidir:
Yıldırım Bâyezîd’i Ankara’da mağlûb eden Timur, Osmanlı’yı ancak birkaç yıl sürecek bir haraca bağlamıştı. Ondan sonra İlhanlılar, Timur’un yerine kendilerinin kaldığını söyleyerek bu haracı almaya devam ettiler. Bu haraç, II. Murâd Han’a kadar verilmişti. II. Murâd zamanında tamamen toparlanıp güçlenmiş olan Osmanlı’nın paşaları, Sultan’a:
“–Pâdişâhım! Bunlara ne diye haraç veriyoruz? Artık başımızdan defedelim!..” dediler.
Son derece akıllı ve firâsetli bir Sultan olan II. Murâd, bu hissî talebe şu ibretli cevabı verdi:
“–Onlar bizim yükselişimizin ve şu anki kudretimizin farkında değiller. Şâyet şimdi biz, istedikleri parayı onlara vermezsek, giderler; sıradan da olsa bir ordu toplayıp üzerimize gelirler. Gerçi mağlûb olurlar, ama müslüman kanı akar… Dolayısıyla siz onlara istedikleri parayı şu an için verin! Zîrâ para için müslüman kanı akıtmak istemem!
Ancak İlhanlı elçilerine öyle gösteriler yapın ve ordumuzun ihtişâmını seyrettirin ki, sahip olduğumuz kuvvet ve kudretin farkına varsınlar da bir daha kendilerinden çok üstün olduğu muhakkak olan bu devlet-i aliyyeden haraç isteme cür’et ve cesaretini gösteremesinler!..”
Gerçekten de netice, II. Murâd Han’ın beyan ettiği şekilde tahakkuk etti.
Bu siyâsî incelik, ne kadar büyük bir dehâyı ve İslâmî bir hassâsiyeti sergilemektedir. Müslüman kanı akmasın diye, galip gelinecek bir harbi çok mâhirâne bir surette bertaraf edebilmek, elbette ki Allâh yolunda duyulan pek yüce bir mes’ûliyetin parlak bir tezâhürüdür. İşte Osmanlı’yı yücelten en müessir âmillerden biri de bu zihniyettir!
II. Murâd Han, oğlu Fâtih’in doğumu yaklaşınca sabaha kadar uyumamış, gece boyunca Kur’ân-ı Kerîm okumuş ve doğacak çocuğun müjdesini beklemişti. Tam Sûre-i Feth’i okuyordu ki, beklediği müjde geldi:
“–Sultanım! Müjdeler olsun, bir oğlunuz oldu.” dediler.
Sultan Murâd Han, gayr-i ihtiyârî bir şekilde:
“–Elhamdülillâh, ravza-i Murâd’da bir gül-i Muhammedî açtı.” dedi.
Adını Mehmed koydu. Ve:
“–Bu şehzâde Mehmed’in kudûmü şânına, âleme gülâb-ı meserret saçılsın!” diye fermân eyledi.
Doğumuyla kendisini son derece sürûra garkeden bu şehzâdesini mükemmel bir eğitime tâbî tutarak onun, her bakımdan müstesnâ bir şekilde yetişmesini sağladı. Öyle ki II. Mehmed, oniki yaşında iken bile tahta oturtulabilecek bir seviyeye gelmişti. Nitekim oğlundaki bu seviye ve istîdâdı gören Sultan II. Murâd Han, büyük bir sır ve ferâgatle tahtı ona bırakıp kendisi Manisa’da uzlete çekildi.
Sultan II. Murâd Han’ın tahtı oğluna bırakması, târihin en mühim hâdiselerindendir. Bu ferâgatin en büyük hikmeti, Sultan’ın derviş meşreb bir tabîate sahip bulunması yanında İstanbul’un fethini sağlığında görmeyi murâd etmesi idi. Zîrâ Sultan II. Murâd Han da, İstanbul’u alıp gülzâr yapmak iştiyâkı ile yanan bir pâdişahdı ve bu hususta fethin tahakkuku için büyük bir gayret sarfediyordu. Tâ ki Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri ile görüşene kadar bu istikâmetteki gayret ve hamlesi devam etti. Ancak o büyük Allâh dostunun İstanbul’un fethi ile alâkalı işâretlerini alıp feth-i mübîn’in, evlâdı Mehmed tarafından gerçekleştirileceğini öğrenince, bu mâlumatı can ü gönülden tasdîk ile bu yoldaki siyâsetini yeniden düzenledi. Ancak fethi hayatta iken görmek iştiyâkının ağır basması üzerine tahtı o sırada henüz oniki yaşında bulunan oğlu Mehmed’e bıraktı.
Sultan II. Murâd Han ile devrin büyük mânâ sultanlarından olan Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri’nin görüşme ve mükâlemeleri rivâyetlere göre şöyle olmuştur:
Hakk dostlarından Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri’nin feyizli ve bereketli irşâdları neticesinde etrafında toplanan mürîdân hayli çoğalmıştı. Hazret-i Pîr’in ismi, Ankara dışına taşmış, bütün memlekete yayılmıştı. Ancak kendisini son derece sevenler olduğu gibi hased eden kimseler de vardı. Nitekim bu hasedcilerden bazıları, onun mübârek adını duyup da kendisini merak eden Sultan II. Murâd Han’a Hacı Bayram-ı Velî -kuddise sirruh- hakkında yanlış mâlumatlar verdiler. Fakat Sultan’ın, Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri’ni sevenlerden de aldığı birtakım bilgiler vardı. Dolayısıyla Hazret-i Pîr için söylenen: «Devlet aleyhine adam topluyor!» hezeyanına kapılmayıp: «Oldukça çok sayıda mürîdânı vardır. Bunlar tarlalarda çalışır ve fakir-fukarâya yardımda bulunurlar.» şeklinde aldığı mâlumatı da göz önünde bulundurarak hareket etti:
“–Sakın hürmette kusur etmeyesiniz!” diyerek Hacı Bayram-ı Velî’ye iki elçi gönderdi ve Onu Edirne’ye dâvet etti.
Gelen elçilerden mânen haberdar olarak onları Ankara’nın girişinde talebesi Akşemseddîn ile birlikte karşılayan Hacı Bayram-ı Velî, Sultan’ın dâvetini kabûl etti. Yine Akşemseddîn ile birlikte Edirne’ye geldiğinde de, Sultan tarafından büyük bir tâzimle karşılandı. II. Murâd, zarûret dolayısıyla pâyitahta çağırmak durumunda kaldığı bu büyük velîye:
“–Efendim, sizlere hayli zahmetler verdik!” dedi.
Hacı Bayram-ı Velî, Sultan’ın bu ifâdesine:
“–Güzel ve bereketli neticelerde sebepler ve zahmetler yok olur…” mukâbelesinde bulundu.
Bu büyük pîr ile Sultan, uzun uzun sohbetler yaptılar. II. Murâd Han, Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri’ne muhtelif ve derûnî suâller sordu. Aldığı cevaplar karşısında son derece memnûn kalarak ayağa kalktı ve Hazret-i Pîr’in ellerine sarıldı; öpmek istedi. Ancak Hacı Bayram-ı Velî, ellerini çekti ve Sultan’a şöyle dedi:
“–Siz müslümanların dünyâ işlerini çekip çeviren devletlü bir sultansınız.. İşiniz devlete ve millete nizâm vermektir. Bizim dahî işimiz ise, ahâlîyi bu devlete lâyık kılmaktır. Sizlere duâcıyız. Biz halka hizmeti büyük bir ibâdet sayarız. Size gelince büyük dedenizin buyurduğu «Cihâdı terketmeyiniz!» düstûruna uyduğunuz takdirde fütûhâtınız genişleyecek, birgün Roma topraklarını da tamamen ele geçireceksiniz!..”
II. Murâd Han ile bu büyük Allâh dostu arasında âdetâ bir şeyh-mürîd alâkası başladı. Sultan, O’nun sohbetinde erimiş, pâdişâhlık kisvesinden sıyrılarak samîmî bir mürîd durumuna gelmişti.
Osmanlı pâdişâhlarının birinciden sonuncuya kadar hemen hepsi, âlim, şâir, san’atkâr ve mutasavvıf idiler. Hemen her pâdişâh, devrin en mûteber meşâyıhından birine intisâb eder ve onun irşâdıyla yürürdü. Zâhirdeki ihtişâm ve muzafferiyetlerin arkasında böyle bir mânevî dünyâ ve destek, dâimâ mevcûd olagelmiştir.
Sultan II. Murâd Han da, devletinin kazandığı ihtişâma rağmen son derece mahviyetkâr bir şahsiyetti. Zâhir iklîminde olduğu kadar mânevî âlemde de sultandı. O’nun Hacı Bayram-ı Velî ile şu görüşmesi ve koca bir devletin reisliğinden ferâgat-ı nefs göstererek ayrılabilmesi de, bu mânevî sultanlığın bir tezâhürüdür.
II. Murâd Han ve Hacı Bayram-ı Velî görüşürlerken içeriye bir beşik getirdiler. Hacı Bayram-ı Velî, beşiğe baktı ve herkesin işiteceği bir sesle Fetih Sûresi’ni okumaya başladı.
Herkes hayretler içinde kaldı. Henüz beşikte kimin bulunduğuna bakılmadan Fetih Sûresi’nin okunmasına bir mânâ veremediler. Sûreyi bitirdikten sonra Sultan Murâd Han’a dönen Hacı Bayram-ı Velî:
“–Siz bir zât-ı kâmilsiniz. Şehzâdeniz için okuduğunuz o güzel mısrâı tekrar okur musunuz?” dedi.
Zaten hayretler içinde bulunan II. Murâd, ikinci bir hayretle Hazret-i Pîr’e baktı. Bu şiiri kimseye okumadığı halde Hacı Bayram-ı Velî’nin ona işâret etmesindeki mânâyı kavramaya çalışarak oğlunun doğumunda gönlünden kopan o meşhûr mısrâı okudu:
“Ravza-i Murâd’da bir gül-i Muhammedî açtı!..”
Bu mısrâı terennümden sonra susan Sultan, ne kadar büyük bir velî ile musâhabet ettiğini ve onun âlî derecesini düşünerek gönlünden Cenâb-ı Hakk’a şükreyledi. Susmuştu, çünkü karşısındaki Allâh dostunun serpeceği mâneviyat incilerini toplamanın fazîlet ve kazancının idrâki içindeydi. Nitekim O’nun sükûtuyla Hacı Bayram Hazretleri, mütebessim bir çehre ile başını mânîdar bir şekilde salladı ve gözlerini bir noktaya dikerek konuşmaya başladı:
“–Sultanım! Bâyezîd Han ve sizin İstanbul’u muhâsaranız zamanında elden gelen her şey yapılmıştır. Buna rağmen fethin nasîb olmayışı, onun vaktinin henüz gelmemiş bulunmasındandır. Çünkü her şey, Allâh’ın takdîriyle belli bir zamana rehnolunmuştur…” dedi.
Sultan II. Murâd Han, konuşmanın burasında gayr-i ihtiyârî olarak:
“–Acabâ takdîr-i ilâhî, feth-i mübîn husûsunda kime yâr olacak? Acabâ bu şeref bana nasîb olur mu?!.” diye sordu.
Hacı Bayram-ı Velî konuşmasına şöyle devam etti:
“–Sultanım! İstanbul’u fethetmek size nasîb olmayacak. Evet, o mübârek belde elbette fetholunacaktır, fakat bunu ben dahî göremeyeceğim. O belde-i tayyibenin fethi, sizin şu beşikteki gül-i Muhammedîniz ile bizim köse Akşemseddîn’e nasîb olacaktır.” dedi.
Huzurda bulunan herkesin gözlerinden inci tanesi gibi yaşlar dökülmeye başlamış, gönüller, büyük bir mânevî heyecan ve vecd ile dolup taşmıştı. Hacı Bayram-ı Velî, suâller kendisine daha tevcîh edilmeden onları cevaplandırmış ve bu mânevî ziyâfet başta Sultan olmak üzere herkesi mesrûr eylemişti. Hacı Bayram-ı Velî, son olarak Sultan’a:
“–Sultanım! Mehmedimiz’i hocasına, yâni Akşemseddîn’e bırakmak gerek! Zîrâ biz dahî onun liyâkatini bilenlerdeniz!..” diyerek sözlerini bitirdi.
Geleceğin büyük fâtihini yetiştirecek olan Akşemseddîn, büyük bir edeble başını önüne indirdi. Tevâzû ve mahviyet deryâsında kaybolup gitti.
Bundan sonra II. Murâd Han, hep oğlu Mehmed’in yolunu gözlemeye başladı. Şehzâde oniki yaşına gelince, saltanatı ona bıraktı. Zîrâ İstanbul’un fethini görme arzusu iyice şiddetlenmiş, bu yolda batıdan gelecek tehlikeleri ise, yaptığı anlaşmalarla bertaraf etmişti.
Sultan II. Murâd Han, saltanattan ferâgat ile Manisa’ya çekilirken de bu işi sırf Allâh rızâsı istikâmetinde yaptığını beyân sadedinde şu beyti terennüm ediyordu:
Varalım bir iki gün zikredelim Mevlâ’yı,
Bize ısmarladılar mı bu yalan dünyâyı…
Bütün bunlar gösteriyor ki, II. Murâd’ın tahttan ferâgatinin en büyük âmili, Hacı Bayram Velî’nin müjdelediği ve oğluna nasîb olacak olan feth-i mübîni görmekti. Nitekim Osman Gâzî’den beri devam edegelen «İstanbul’u aç, gülzâr yap!» nasîhati üzere II. Murâd Han’ın oğlu Mehmed’e:
“–Oğlum, İstanbul’u fetheyleyesin!..” diye vasıyet etmesi de, O’ndaki bu arzu ve talebin şiddet derecesini göstermeye kâfîdir.
Ancak II. Murâd’ın, tahtı oniki yaşındaki oğlu II. Mehmed’e bırakması, bütün Osmanlı düşmanlarını harekete geçirdi. Hattâ Karamanoğlu, Macar kralına bir mektup yazarak:
“Türk’e bundan daha a’lâ bir fırsat bulamazsın! Zîrâ Osmanoğlu deli olup oniki yaşındaki oğlunu tahta geçirdi. Siz oradan, ben buradan Osmanlı’nın işini bitirelim.” dedi.
Sultan Murâd Han’la on yıllık anlaşma yapmış bulunan Macaristan kralı da, aynı fâsid düşünceler içinde olduğundan gûyâ bu bulunmaz fırsatı değerlendirmek istedi. Anlaşmanın daha mürekkebi bile kurumamıştı ki, o, bundan caymanın çarelerini aramaya başladı. Zîrâ İncîl üzerine el basarak yemîn etmişlerdi. Bundan dolayı papalıktan fetvâ istediler. Verilen fetvâda:
“Türkler, Hazret-i Îsâ’nın ulûhiyyetini inkâr ettikleri için -hâşâ- kâfirdirler. Kâfirler ile -velev- İncîl üzerine yemîn edilerek anlaşma yapılsa bile bundan dönmek câizdir!” deniliyordu.
Bunun üzerine müslümanlara karşı yapılan yemînin bir hükmü olmadığı yolunda fetvâyı alan Macaristan kralı, büyük bir müttefik haçlı ordusu teşekkül ettirerek Osmanlı hudûdlarına saldırdı. Hızla içerilere doğru ilerlemeye başladı.
O sırada onüç yaşına girmiş bulunan zekî pâdişâh II. Mehmed, dîvânı toplayıp durumu değerlendirdi ve babasını tahta çağırmaya karar verdi. Karar, bir hey’etle II. Murâd’a bildirildiğinde o mütevâzî insan bunu kabûle yanaşmadı:
“–Oğlumuz Mehmed’e pâdişâhlığı vermekten maksadımız, kalan ömrümüzü ibâdât ü tâat üzre geçirmektir. Eğer sahip olduğu pâdişâhlık kendisine lâzımsa, dîn ve devleti muhâfaza eylesin!..” dedi.
Bunun üzerine oğlu II. Mehmed, babası II. Murâd’a şu meşhûr târihî cevabı gönderdi:
“–Devletlü babam! Dîn ve devlet tehlikededir. Eğer pâdişâh iseniz, buyurun ordunuzun başına geçin!.. Yok eğer pâdişâh ben isem, sizi, orduma başkumandan olarak nasb ve tâyin eyliyorum!..”
Bunun üzerine II. Murâd, mecbûren oğlunun dâvetine icâbet eyleyerek derhal harekete geçti. Çok kısa bir zaman içerisinde de muhteşem bir orduyla Varna Meydanı’nda düşmanın karşısına çıktı. Haçlılar, bu âni ve hızla gelişen seyir karşısında şaşırdılar ve karşılarında II. Murâd’ın kumandanlığında güçlü bir Osmanlı ordusunu görünce iliklerine kadar ürperdiler.
Seferden evvel Murâd Han, iki rek’at namaz kılıp ellerini semâya kaldırdı ve can ü gönülden şu duâyı yaptı:
“Yâ İlâhî! Senin rızân için buraya kadar gelmiş bulunan şu mü’min kullarını, benim günahımın çokluğu yüzünden küffâr elinde zebûn eyleme! Habîb’inin hürmeti için şu ümmeti muhâfaza eyle; mansûr ve muzaffer kıl!”
Ardından düşmanlarının hâinliklerini askerlerine göstermek maksadıyla ve yemîninden dönenleri Allâh’ın cezâlandıracağını ifâde etmek için Szegedin
muâhedesini bir mızrağın ucuna astırdı.
Çok şiddetli başlayan harp, Osmanlı’nın kesin gâlibiyyeti ile neticelendi. Düşman perîşân edilmiş, Macar kralı da öldürülmüştü. Pâdişâh, ibret-i âlem olması için kralın başını kestirdi ve muâhedenin asılı olduğu mızrağa geçirtti. O gün «Ahdinde durmayanların, Hakk tarafından cezâsı işte budur!» nidâları Varna’yı inletti; ardından dalga dalga yayılarak bütün Avrupa’yı titretti.
Varna meydan muhârebesi neticesinde Avrupa’da birçok mühim yerler ele geçirilmiş ve yüzyıllar boyu Osmanlılar’ın hâkimiyetinde kalmıştır. Bu zaferle II. Murâd, Osmanlılar’ı eski haşmetine ulaştırmıştır.
Sultan, savaştan sonra harp alanını gezerken düşman ölülerinin çoğunlukla genç olduğunu gördü. Yanında kendisine refâkat eden Azap Bey’e dönerek şöyle dedi:
“–Azap! Bu kadar ölünün arasında hiç ihtiyar yok! Bu ne acep bir iştir ki, aralarında saçı-sakalı aklaşmış bir kul göremiyorum.”
Azap Bey, pâdişâhın söylemek istediği ince nükteyi kavrayarak:
“–Evet pâdişâhım! İçlerinde hiç ak sakallı yok.. Zâten olsaydı, böyle bir harbe cür’et ederler de başlarına hiç bu felâket gelir miydi?!. Sultanım! Belli ki onların yaşlıları, merhûm Yıldırım Han’dan aldıkları dersin tecrübesiyle bu harbe katılmamışlar!..” dedi.
Zaferden sonra II. Murâd, bir fetih-nâme yazarak bunu her tarafa gönderdi. Haçlılara karşı kazanılan bu fetih, bütün İslâm beldelerinde büyük bir sevinçle karşılandı. Hattâ Mısır Memlük Sultanı, cum’a hutbesinde halîfenin isminden sonra kendi ismini okutturmayıp Sultan Murâd’ın ismini okutmak suretiyle takdîr ve sevincini izhâr eyledi.
II. Murâd’ın yazdığı Varna fetih-nâmesi şöyledir:
“Nîmet ve ihsânlarıyla bütün varlıkları kuşatan Allâh Teâlâ Hazretleri, müslümanları idâre edip onların mes’elelerini halletmek ve müşkilâtlarını defetmek vazîfesini yerine getirerek onları rahat ve huzura kavuşturmayı bizim hükümdarlığımıza bağışladı. Rabbânî inâyeti, sübhânî himâyesiyle de devletimizi sarsılmaz, saltanatımızı köklü ve muhkem, memleketimizin nizâmını âhenkli eyledi. Bizlerin de bu hizmetlerde izzetli olduğu kadar merhamet sahibi olmamızı diledi. Her vakit ve ânımızda bizlere türlü yardımlarını tecellî ettirdi. Bizleri, ilim, irfân ve basîret sahibi, merhametli ve cömert kıldı. Ankebût Sûresi’nin 69. âyet-i kerîmesindeki ilâhî fermânını gönlümüze yerleştirdi. Ayrıca Âl-i İmrân Sûresi’nin 169. âyet-i kerîmesindeki:
«Allâh yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz! Onlar diridirler. Rabblerinin katında rızıklandırılırlar. Fazlı ve keremi ile Rabblerinden gelen nîmetler sayesinde huzur ve ferahlık içindedirler. Fakat siz anlamazsınız!..» müjdelerine mazhar eyledi.
Bizler de O’nun ebedî ve sayısız ihsanlarının şükrünü yerine getirebilmek için bütün günlerimizi, senelerimizi, İslâm dînine hizmete, Allâh Teâlâ’nın bize emâneti olan insanları rûh, düşünce, beden ve dünyâlık bakımından seâdet ve selâmete kavuşturmaya adadık. İnsanlığın dünyevî ve uhrevî huzur ve seâdeti, yalnız İslâm dînine uymakla tahakkuk edebileceğinden, biz de bütün ömrümüzü, her şeyimizi Muhammed Mustafâ -aleyhisselâm-’ın dînini, sancağını yüceltmeye, O’nun dînini bütün insanlara ulaştırmaya, O’nun sünnet-i seniyyesini yayıp canlandırmaya hasreyledik.
Dünyâda yegâne gâyemiz ve maksadımız, hâlisâne olarak budur. Bu hâlis niyet ile beldeler zaptederek, Allâh Teâlâ’nın kullarının dertlerine çare, yaralarına merhem ulaştırdık. Allâh yolunda cihâd için gerekli her türlü âlet, edevât ve silâhın en iyisini hazırlayıp yeryüzünde fitne ve fesad çıkaranlar ile harp edebilmemiz için lâzım gelen her şeyi te’mînde dakika gecikmedik; bir ânımızı boş yere harcamadık; idâremiz ve mes’ûliyetimiz altında bulunan her çeşit millet ve insana adâlet ve insâf ile muâmelede aslâ kusur etmedik. Dâimâ şefkat ve merhamet duyguları ile davrandık. Bu mübârek devletin kuruluşundan şu âna gelinceye kadar niyet ve hâlimiz hep böyle olmuştur. Bizim hükümdarlığımızın altında milyonlarca insan seâdete kavuştu; huzur ve refâh, adâlet ve şefkat ile muâmele gördü. Mübârek kılıcımızı ve her türlü silâhı, inatçı, hâin, ahmak dîn düşmanlarına ve yere batasıca küffâr üzerine sevkettik. Cenâb-ı Hakk o alçakların başarılarını yerle bir etsin! Mağlûbiyet ve her çöküntüyü başlarına yıksın! Öyle ki, o mel’ûnlardan tek bir tanesi şu yeryüzünde kalmayıp, eserleri ile birlikte yok olsunlar…
Netice olarak, bütün âleme, bütün müslümanlara gerekli olan şudur ki, bu büyük fethi bildiren fetih-nâmeyi minberlerde bütün müslümanlara îlân edip bildireler. Allâh Teâlâ’nın bu muazzam nîmetini düşünüp kıymetini iyi anlayarak güçleri ve imkânları nisbetinde Cenâb-ı Hakk’a şükredeler. Hayır ve hasenât işleyip sadakalar vereler ki Allâh Teâlâ, dîn-i İslâm’a yaptığı bu yardımı arttırsın!. Dînimizi ve devletimizi daha muhkem hâle getirsin! Bizi bu seâdetten ayırmasın!
Bu fetih, bütün müslümanlara bildirilsin; seâdet ve devletimizin devamı için duâ buyursunlar. Duâdan aslâ geri durmasınlar.
Vesselâm!..”
Varna muhârebesini âdetâ oğlu II. Mehmed’in tâyin ettiği bir başkumandan sıfatıyla kazanan II. Murâd, zaferin ardından Edirne’ye döndü. Bir sene sonra tekrar saltanattan ferâgat ederek yine Manisa’daki uzletgâhına çekildi. Ancak başta II. Mehmed ve diğer devlet ricâlinin ısrârı üzerine üçüncü defa devletin başına geçmek zorunda kaldı.
II. Murâd Han’ın, oğlu II. Mehmed’i ısrarla tahta geçirmesindeki sebeplerinden biri de, onda gördüğü büyük istîdâdlardır. Zîrâ Şehzâde Mehmed, henüz çocuk denilecek yaşlarda iken, birtakım olgun yaşlardaki insanların bile akledemeyeceği şeyleri düşünür, yapar ve babasına çok derûnî suâller sorardı. Nitekim bir seferinde sarayın bahçesinde oynarken babasını görmüş ve birden oyunu bırakarak onun yanına koşmuştu. Hâl ve hatırını sorduktan sonra da şöyle konuşmuştu:
“–Ey benim devletlü babam! Ne hikmettir ki, sırtınızdaki onca ağır yük ve eziyete rağmen, sizde, diğer ihtiyarlardaki gibi yaşlılık alâmetlerine rastlamış değilim. Siz, diğer insanlar gibi yaşlandınız, fakat eğilip bükülmediniz ve kamburlaşmadınız. Her türlü zahmet ve sıkıntıya rağmen genç yaştaki zindelik, kahramanlık ve yiğitlikle beraber akıl ve irâdenizi yerli yerinde kullanmaktasınız. Bir bakıyorum, cenk meydanlarında muzaffer bir kumandansınız; bir bakıyorum, ilim meclislerinde derin bir üstâdsınız; bir bakıyorum, halka hizmet eden samîmî, içli bir dervişsiniz!.. Geceniz gündüzünüz yok! Bütün bunlara fidan gibi boyunuzu eğriltmeden rûhunuzu yıpratmadan nasıl tâkat getirebiliyorsunuz? Bu nasıl iştir baba?!. Zihnin sürekli meşgûliyyeti insanı eritip bitirirken sizde bir değişiklik meydana getirememiş, huzur hâlinizi bozamamış!.. Sahip olduğunuz müstesnâ karakter için ne tür bir ilaç, üstün aklınız için ne tür bir şurup kullanıyorsunuz? Lutfedip bunları bana öğretir misiniz? Tâ ki ben de sizin yolunuzca yürüyeyim…”
Sultan II. Murâd Han, küçük yaştaki çocuğundan hiç beklemediği bu suâller karşısında hayrete düşmekle beraber gâyet memnûn kalarak şu târihî nasîhatte bulundu:
“–Ey benim sevgili oğlum! Beni mesrûr eyledin. Kâinâtın ve bütün varlıkların kulluk eylediği yüce Rabbim, sana vermiş olduğu üstün meziyetleri ziyâdeleştirsin. Böyle büyük ve geniş mes’elelerin araştırılması düşüncesini devam ettirsin.
Ey oğlum! Kim ne derse desin, ben, hayatlarını doğruluk üzere geçirenlerin, bu dünyâdan ayrıldıkları zaman âhıret âleminin o hayâle sığmayan sonsuz nîmetlerine kavuşacaklarına inanıyorum. Bu inancımda en ufak bir şüphem yoktur. Bunun için yüce Allâh’ıma karşı yaptığım ibâdetleri, en samîmî bir şekilde can ü gönülden yaparım. Ben bu çile ve ızdıraplar dünyâsında çektiklerimin karşılıklarının, Allâh tarafından, gelecek başka bir âlemde verileceğine inanıyor ve her hususta O’na ilticâ ediyorum. Ayrıca O’nun takdîrinin, yâni kaderinin benim için büyük bir safâ olduğunu düşünüyorum.
Ey oğlum! Her söylenene inanıp aldanmaktan uzak durmak, her ayrı durumun içyüzünü öğrenip düşünmek ve kendi hakîkî gerçeğine yaklaşmak gerek!.
Nasıl ki bir yemiş, ancak olgunlaştığı zaman güzelce yenir. Bunun gibi, insanlardan güngörmüş, bilgi ve tecrübesi yerinde olanlar da her zaman tercîhe şâyândırlar. Aksi halde olgun ve nefis üzüm salkımları dururken henüz olmamış bir koruğu yemek, aklın za’fiyetidir.
Ey oğlum! Arasıra yüce ecdâdımı hatırlarım. Benden sonraki neslimizin âkıbeti hakkında düşüncelere dalarım. Elhamdülillâh bugüne kadar sevgi, hürmet ve bağlılık görerek geldik. Bugünden sonra da aynı şekilde devam etmemizi arzularım. Nasıl doğup geldiysek, yine öylece gidelim isterim…
Şunu iyice bilesin ki, herhangi bir şeyin devamı, yalnız kaba kuvvet, kılıç, kahramanlık ve ezici güç zoruyla mümkün değildir. Akıl, tedbîr, sabır, ileriyi görme, imtihân ve yorucu tecrübeler çok mühimdir. Birinci yol, her zaman geçerli olmadığı gibi, mahzurları da çoktur. İkinci yol da tek başına bir işe yaramaz. Büyük muvaffakıyetler için her ikisini de bir arada yürütmek gerek!. Unutma ki, yüce ecdâdımızın büyük zaferleri, görünüşte kılıcın gölgesinde olmuşsa da, hakîkatte akıl, mantık ve muhabbet güçleriyle gerçekleşebilmiştir.
Ey oğlum! Bir an bile olsa sakın adâleti elinden bırakma! Çünkü yüce Allâh, âdildir ve âdil olanı sever. Bir bakıma sen O’nun yeryüzündeki halîfesisin.. O, sana, kendi irâdesiyle birtakım lutuflarda bulunmuş ve kullarının başına serdâr eylemiştir; bunu unutma!..
Ey oğlum! Bu dünyâda üç türlü insan vardır:
Birinci grup, akıl ve fikirleri yerinde, istikbâli az-çok gören ve düşünen, hiçbir gayr-i tabiîlikleri olmayan kimselerdir.
İkincisi, hangi yolun doğru veya eğri olup olmadığını bilmekten uzak olan kimselerdir. Ancak bu duruma kendi istekleriyle değil, etraflarının te’sîriyle düşmüşlerdir. Nasîhat edildiğinde doğru yola gelirler; hakîkati kabûl eder, söz dinlerler. Bununla birlikte çoğu zaman da duyup işittiklerine uyarak yaşarlar.
Üçüncüsü ise, ne kendileri bir şeyden haberdardır, ne de yapılan îkâz ve nasîhatlere kulak asarlar.. Sadece kendi arzularına uyar ve her şeyi bildiklerini zannederler. Bunlar en tehlikeli olanlardır.
Ey oğul! Yüce Allâh, eğer seni ilk sırada saydığım kimselerden yaratmışsa, sevinir, Cenâb-ı Hakk’a şükrederim. Yok eğer ikincilerden isen, sana yapılan nasîhat ve îkâzlara kulak vermeni tavsıye ederim. Sakın üçüncü gruba dâhil olmayasın! Onlar, hem Allâh’a, hem de insanlara karşı iyi bir durumda değildirler.
Ey oğul! Pâdişâhlar, ellerinde terâzî tutmuş kimselere benzerler. Ancak asıl pâdişâh odur ki, elindeki terâzîyi doğru tuta.. Sen pâdişâh olunca, terâzîyi doğru tutmanı tavsıye ederim. O zaman yüce Allâh da, senin hakkında hayır murâd eder. Seni sâlihlerden kılar. Her şey O’nun mâlumudur…”
Sultan II. Murâd Han’ın kazandığı en parlak zafer II. Kosova harbidir. Zîrâ bu harp neticesinde haçlıların taarruz rûh ve kâbiliyyeti tamamen kırılmış ve 150 sene yerlerinden kıpırdayamayacak bir hâle gelmişlerdir.
Haçlıların, Varna’nın öcünü almak ve Osmanlı’yı Avrupa’dan söküp atmak maksadı ile çıkardıkları II. Kosova harbi, üç gün üç gece sürmüş ve hemen hemen bütün haçlı ordusu kılıçtan geçirilmiştir. Düşmanın ünlü kumandanı Jan Hunyad bile, hayatta kalabilen pek az sayıda askeri ile savaş meydanından bir gece yarısı kaçarak canını zor kurtarabilmiştir. Bu harbe aşağı yukarı bütün Avrupa devletleri katılmış, ancak Fransızlar ve İngilizler iştirâk etmemişlerdir. Bunun sebebi ise, Niğbolu’dan aldıkları ders neticesinde Osmanlı ile harbin, haçlılar için sadece bir mâcerâ olduğunu bilmeleri olmuştur.
II. Kosova zaferi, İstanbul’un fethi için Balkanlar’daki emniyeti te’mîn eden son büyük adım vasfını taşır. Ayrıca bu muhârebe, cihan hâkimiyetini dâvâ etmek için gerekli zemini hazırlamış; bundan sonra Osmanlı, asırlarca dünyânın en büyük ve en kuvvetli devleti olma husûsiyetini kazanmış ve muhâfaza etmiştir.
Sultan Murâd, târihçilerin ifâdesiyle çok genç yaşta tahta çıkmış, ancak birtakım cihangirler gibi saltanatı ilerledikçe dehâsını ve tevâzûunu kaybetmemiştir. O, son derece dindar, İslâmî vecîbelere riâyetkâr, âdil, doğru sözlü, âlim, îmârcı bir sultandı. Şâir bir pâdişâh olup ulemâyı ve erbâb-ı san’atı himâye ederdi. Birçok mescid, medrese ve imâret yaptırmıştır. Edirne’deki meşhûr Üç Şerefeli Câmî ve Bursa’daki Murâdiye külliyeleri O’nun eseridir. II. Murâd, dedeleri gibi sahip olduğu büyük ihtişâma rağmen mütevâzî kalabilen bir pâdişâh olduğundan onların izinde yürüdü. O, yüz sene evvel dedesi Orhan Gâzî’nin yaptığı gibi imârethânesinde fakirlere bizzat yemek dağıtır, mescidlerin kandillerini yakardı. Zîrâ gâyesi, vilâyet mâmur etmek kadar âhıret imâretini de mâmur etmekti.
Merhametli, müşfik ve âlicenap bir hükümdardı. O’nun, oniki yaşında başlayan cihâd hayatı, vefâtına kadar devam etti. Ancak hiçbir zaman kuru bir cihangirlik niyetiyle harbetmedi. Nitekim Fransız Betrandon, onun hakkında şu kanâati serdeder:
“Bana, onun (ömrü at üstünde geçmesine rağmen) harbe karşı çok nefret duyduğu söylendi ki, daha doğru görünüyor. Zîrâ mâlik olduğu kuvvetleri ve azîm iktisâdî kaynakları harekete geçirse, o büyük Sultan, hıristiyanlardan da adâleti dolayısıyla az mukâvemet göreceği için hemen hemen bütün Avrupa’yı kolayca fethedebilirdi…”
Türk düşmanlığıyla meşhur olan Bizanslı târihçi Dukas da, Sultan Murâd Han aleyhine söyleyecek bir söz bulamamış ve onu şöyle anlatmıştır:
“Sultan Murâd, düşmanlarına karşı bile bir babadan daha mülâyim davranır ve kin beslemezdi. Allâh bilir ki Murâd Han, halka karşı dâimâ teveccühkâr ve fukarâya karşı cömert idi. Bu lutuflarını yalnız kendi milletinden ve dîninden olanlara değil, hıristiyanlara da gösterirdi. Hıristiyanlara karşı yaptığı muâhedelerin hükümlerine riâyet ederdi. Murâd Han’ın hiddet ve şiddeti çok sürmezdi. Muzafferiyetten sonra o, herhangi bir milleti sonuna kadar mahvetmek istemezdi.. Aslâ bizimkiler gibi kindâr ve zâlim değildi..”
Sultan Murâd, ilmi ve ibâdeti çok, zühd, verâ ve takvâsı ziyâde bir pâdişâhdı. Bunun içindir ki, tahtı henüz sağlığında iken evlâdına iki kez bırakabilmişti. Yoksa devlet idâre etmekten âciz ve cesaretsiz değildi. Zaten kazandığı parlak zaferler bunun en bâriz delîlidir.
Sultan II. Murâd devri, her sahada büyük terakkîlerin olduğu ve Osmanlı’nın, dünyânın en kudretli devleti hâline geldiği bir devredir. Sultan, hemen hemen bütün ömrünü gazâ meydanlarında geçirdiği halde îmâr işlerini ihmâl etmemiş ve bıraktığı eserlerin çokluğu sebebiyle “Ebû’l-Hayrât” lâkabını almıştır. O’nun ilme ve âlimlere hürmeti, evliyâya izzeti kusursuzdu. Bu sebeple O’nun zamanında Osmanlı memleketi âlim ve evliyâ yurdu oldu. Fâtih’in hocası Molla Gürânî, o devirde Osmanlı yurduna geldi.
II. Murâd Han, herkesin duâsını alırdı. Devrinde pek kıymetli eserler yazıldı. Bunlardan Molla Ârif Ali’nin Dânişmendnâme’si, Yazıcı-zâde Ali Efendi’nin Tevârîh-i Âl-i Selçuk’u, Yazıcı-zâde Mehmed Efendi’nin Muhammediyye’si ile Envâru’l-Âşikîn’i, ve Eşref-i Rûmî Hazretleri’nin Müzekki’n-Nüfûs’u günümüze kadar istifâde edilegelen eserlerdir. Yazılan diğer eserler de dikkate alınıp tedkîk edildiğinde görülür ki, Osmanlı Devleti’nde, devrinde en çok eser yazılan pâdişâh Sultan II. Murâd Han olmuştur.
Sultan II. Murâd Han’ın, hem kılıç hem de kalem sâhasındaki muvaffakıyetleri, ondaki üstün gayret-i dîniyyedendi. Zîrâ yüreğindeki Allâh korkusu, O’nda en ufak bir gevşekliğe meydan vermediği gibi, her türlü kul hakkı ve adâletsizliğe karşı da muhâfaza edici bir kuvvetti.
Birgün kendisine birtakım şahsî ihtiyaçları için para lâzım olmuştu. O da, bunun için vezîri Çandarlı’dan borç alıp ihtiyaçlarını gidermişti. Bunu gören Fazlullâh Paşa, büyük bir teaccüple:
“–Sultanım! Pâdişâhlara husûsî hazîne gerektir. Müsâade eyler ve fermân buyurursanız, size hazîne te’mîn edelim.” dedi.
Sultan sordu:
“–Nasıl ve nereden hazîne te’mîn edeceksiniz?”
Fazlullâh Paşa:
“–Pâdişâhım! Bu vilâyet halkında fazlaca mal vardır. Sultanlara, zaman zaman bir yolunu bulup o mallardan almak münâsip düşer!..” dedi.
Bu teklîf üzerine Sultan Murâd, hızla yerinden fırladı ve büyük bir hiddetle:
“–Paşa! Bu söz, nasıl bir sözdür? Bu fikir, nasıl bir fikirdir ki, söyler ve teklîf edersin?!. Bilmez misin ki, bizim vilâyetimizde üç helâl lokma vardır! Biri madenler, biri cizye, biri de ganîmetlerdir. Bilmez misin ki, bizim askerlerimiz gâzîler ordusudur. Onlara helâl lokma gerektir. Bilmez misin ki, hangi pâdişâh askerine haram lokma yedirirse, onları harâmî eyler. Harâmînin ise sebâtı yoktur. Küçük bir zorluk görünce kaçmaya başlar. Bundan sonra da hâlimizin ne olduğunu görmek zor olmaz!” dedi.
Bu ifâdelerin ardından Sultan, gayr-i meşrû bir hazîne tertîbini teklîf eden Fazlullâh Paşa’yı, kul hakkına riâyetsizlik edebileceği ihtimâli dolayısıyla derhal azletti.
Zîrâ Sultan II. Murâd Han, rahatını değil, Allâh rızâsını düşünüyordu. Bu uğurda hayatını fedâdan çekinmeyecek derecede metin irâdeli ve azimkâr idi. En büyük kaygısı, son nefesini îmân ile verebilmek, mahşer günü Allâh’ın huzuruna alnı açık ve günahtan pâk bir şekilde çıkabilmekti. Nitekim oğlunu ve kızlarını evlendirdikten sonra veziri Çandarlı İbrahim Paşa’ya:
“–Ey Çandarlı! Bu dünyâda evlâda karşı vazîfelerimizi de hamdolsun Allâh Teâlâ’nın izniyle yerine getirdik.. Gayri geriye îmân ile göçebilmek kaldı…” demişti.
Sultan II. Murâd Han, vefâtından evvel, birgün etrafı dolaşmaya çıkmıştı. Bir köprünün başında dervişlerden birine rastladı. Selâm verdi. Derviş, selâmı aldıktan sonra Sultan’a yaklaştı ve fısıltı hâlinde:
“–Sultanım! Vâden yakındır; duâ ve tevbelerini artır!..” dedi.
Sultan, dervişe teşekkürde bulunup duâlar eyledi. Zîrâ kendisine ölümü hatırlatanları çok sever, Allâh Teâlâ’nın rızâsı istikâmetinde yapılan nasîhatleri can kulağı ile dinlerdi.
Sultan, dervişle olan bu konuşmasından bir müddet sonra hastalandı. Hazırladığı vasıyetnâmesini çıkarıp Çandarlı’ya verdi ve oğlu Şehzâde Mehmed’i kendi yerine sultan olarak tâyin etti.
Vasıyyetinde şunlar yazılıydı:
“Cenâb-ı Hakk’a hamd ve Rasûlü’ne salât ü selâm olsun. Her nefis gibi Sultan Murâd da ölümü tadacaktır. Zîrâ Hakk Teâlâ:
«Her nefis ölümü tadacaktır.» buyurmuştur.
Peygamberimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in emri üzere müslüman olup yaşayan kimseye yakışan, vasıyet edecek bir şeyi varsa, önceden onu yazıp yanında saklamasıdır. Benim vasıyetim de şudur ki:
Malımın üçte birinden onbin altın ayrılarak bunun üçbinbeşyüz altını Mekke-i Mükerreme, üçbinbeşyüz altını Medîne-i Münevvere fakirlerine dağıtıla…
Geri kalan üçbin altının beşyüzü yettiği kadar Kâbe-i Muazzama ile Hatiym arasında yetmişbin kerre kelime-i tevhîd okuyacak olanlara ve hatm-i şerîf kırâat edenlere ve diğer beşyüz altını da Medîne-i Münevvere’de Mescid-i Şerîf’de Türbe-i Mutahhara’ya karşı yetmişbin kere kelime-i tevhîd getirenler ile Kur’ân-ı Kerîm hatmedecek olanlara yettiği kadar dağıtıla… Diğer geri kalan ikibin altının binbeşyüzü Kudüs-i Şerîf fakirlerine ve en son kalan beşyüz altını da Kubbe-i Sahrâ’da ve Mescid-i Aksâ’da kelime-i tevhîd okuyanlara verile…
Her kim bu vasıyetimi değiştirirse, Allâh’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onun üzerine olsun!..”
Ayrıca II. Murâd Han, son nefesleri yaklaştığında vefât edeceğini anlayarak yukarıdaki vasıyetine ilâveten şunları söyledi:
“–Vücûdumu doğrudan doğruya toprağa koyun! Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve yağmuru üstüme yağsın! Hükümdarlar gibi üstüme kubbe yapmayın! Mezarımın çevresinde Kur’ân-ı Kerîm okuyanların oturması için yerler yapmanız kâfîdir. Defnimin cum’a günü olması arzumdur.. Şu an bütün malım parmağımdaki yüzüktür. Helâl malımdır.. Satıla ve parası bitinceye kadar başucumda Kur’ân-ı Kerîm tilâvet ettirile…”
Osmanlı topraklarını 880.000 km2’ye çıkarmış bulunan II. Murâd Han, üç gün hasta yattıktan sonra vefât eyleyip Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz rahmetine müstağrak oldu.
Rahmetullâhi Aleyh!..
Allâhım! Cümlemize bu şanlı geçmişlerimiz gibi senin yolunda ihlâs ve takvâ üzre yaşamayı nasîb ile dünyâ ve âhıret âkıbetimizi mâmûr eyle!..
Âmîn!..
