İÇİNDEKİLER
ARAMA:

SULTAN I. AHMED HAN

(1590-1617)

Ondördüncü Osmanlı pâdişâhıdır.

Ondört yaşında pâdişâh olmuş, pâdişâhlığı ondört sene devam etmiştir. Bir san’at hârikası olan zarîf Sultanahmed Câmii O’ndan günümüze kalan en güzel bir hâtırâ ve mânevî bir armağandır.

Sultan Ahmed tahta çıktığında, Osmanlı Devleti, içte “celâlî isyanları” ile uğraşmakta, doğuda İran ve batıda Almanya ve müttefikleri ile savaş hâlinde bulunmaktaydı. Almanya fenâ şekilde hırpalandı ve sulh istedi. “Zitvatoruk Antlaşması” imzalandı. 1611 senesinde celâlî isyanları tamamen bastırıldı. Sıra üçüncü gâile olan İran’a geldi. Nihayet İran ile de anlaşma yapıldı. Akdeniz’de çok mühim deniz muhârebeleri kazanıldı.

1605’te Estergon ve Uyvar fethedildi. Uyvar önünde kazanılan zafer, o derecede nisbetsiz iki kuvvet arasında idi ki, Avrupa’da uzun asırlar devam  edecek olan “Türk gibi kuvvetli” sözü, bu sebeple bir darb-ı mesel hâline gelmiştir.  Aynı sene bir de gâyet başarılı bir Avusturya seferi yapıldı. Macaristan kralına taç giydirildi. Denizlerde Malta seferi yapıldı.

I. Ahmed Han, Kânûnî’den sonra devlet işleri ile bizzat ve yakînen meşgûl olan nâdir sultanlardan biri idi. Çocuk yaşta pâdişâh olmuş, daha o yaşta bile zekâsı ve rûhî derinliği sayesinde mükemmel kararlar alıp, devleti yönlendirmiştir.

O, dâimâ ilim ve irfân sahipleri ile istişâre ederdi. Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri gibi bir velînin başarılı bir talebesi idi.

Edebali Hazretleri, nasıl Osman Gâzî’yi mânen yetiştirip devâsâ bir devletin temelinin atılmasına âmil olmuş ise, Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri de I. Ahmed Han’ı mâneviyat âleminde merhaleler katettirerek yüceltmiş ve böylece O’nun zâhirî meziyetleri yanında imparatorluk coğrafyasına engin bir adâlet, merhamet ve huzur suretinde akseden büyük şahsiyetini ortaya çıkarmıştır.

Dolayısıyla I. Ahmed Han’ın Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’ne karşı son derece büyük bir meclûbiyeti olmuştur. Bu meclûbiyet de, I. Ahmed Han’ı, sahip olduğu zâhirî saltanat imkânlarına rağmen büyük bir istiğnâ ile mâneviyat âleminin zirvesine erişmesine sebep olmuştur.

Sultan I. Ahmed Han’ın kemâl yolunda ilerlemesi, görmüş olduğu şu rü’yâ ile başlamıştır:

Sultan Ahmed, birgün rü’yâsında; Avusturya kralı ile güreşe tutuştuğunu, sırtüstü yere düştüğünü ve sırtının toprağa yapıştığını gördü. Ürpererek uyandı. Çok heyecanlandı. Üzüldü. Çünkü rü’yânın zâhirî görünüşü korkutucu idi.

Saraya tâbirciler dâvet edildi. Lâkin rü’yânın yapılan tâbirleri, I. Sultan Ahmed’i tam olarak tatmin etmedi. Devlet erkânı, I. Ahmed Han’a, bu rü’yâyı bir kere de Üsküdar’da bulunan Şeyh Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’ne  tâbir ettirmesini tavsiye ettiler. I. Ahmed Han, bir mektup yazarak rü’yâsını Hüdâyî Hazretleri’ne arz etti.

Haberci, mektubu alıp sür’atle Üsküdar’a geçti. Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin kapısını çaldı. Büyük velî Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, elinde daha önce hazırlamış olduğu bir zarf ile kapıya çıktı. Habercinin getirdiği mektubu alırken, ona bunu verdi ve:

“–Sultanımızın beklediği cevap burada yazılıdır!” dedi.

Mektubu şaşkınlık içinde alan haberci, derhal Pâdişâh’a götürdü ve gördüklerini anlattı. Ahmed Han’ın gönderdiği mektup, daha açılıp okunmadan kerâmeten cevaplandırılmıştı. Sultan Ahmed Han, mektubu heyecanla okudu:

Allâhü Teâlâ, insan vücûdunda sırtı, kâinâtta ise toprağı en kuvvetli olarak yarattı. İnsanın sırtı ile toprağın birbirlerine değmesi, bu iki kuvvetin bir araya gelmesi demektir. Böylece, Pâdişâhımızın sırtının toprağa gelmesi ile bu iki kuvvet birleşmiş demektir. Dolayısıyla, bu rü’yâdan İslâm’ın temsilcisi olan Pâdişâhımız’ın, küffâra karşı zafer kazanacağı anlaşılmaktadır…”

I. Ahmed Han, bu tâbirden çok memnun oldu ve:

“–İşte gördüğüm rü’yânın gerçek tâbiri budur!” dedi.

Bu rü’yâ, istikbâldeki Estergon Kalesi’nin fethini müjdeliyordu.

Bu müjdeye pek sevinen Sultan, derhal Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin duâsını alıp Avusturya üzerine yürüdü. Hudut boylarındaki kuvvetlerle birleşen Osmanlı ordusu, Avusturya’ya üstüste darbeler indirmeye başladı ve onları sulha mecbûr etti. Bilhassa Estergon’un ele geçirilmesi, Avusturyalılar’ı perîşân etmişti. Böylece onüç sene süren Osmanlı-Avusturya harbi, Zitvatoruk’ta nihâyete erdi ve yirmi yıl müddetle andlaşma imzâlandı. Bu andlaşmaya göre, Kanije, Estergon, Eğri kaleleri Osmanlılar’a geçmiş, Avusturya savaş tazminatı ödemeye mecbûr kalmıştır.

Sultan Ahmed Han, Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin büyüklüğünü böylece keşfetmiş oldu. Bu zaferden sonra O’na bağlılığı bir kat daha arttı.

Bu da gösteriyor ki, her devirde mürşidlerin teveccühleri, rûhları devlet gâilelerinden bunalan büyük idârecilere dâimâ bir ana kucağının şefkat ve sıcaklığını bahşetmiştir. Ki buna milletlerin kaderlerinde rol sahibi olan cengâverler, her zaman muhtaç olagelmiştir. Böyle bir tasarruftan mahrûm olanların zaferlerini, zâhiren büyük olsa bile mânevî yönü olmadığı için hakîkatte bir zafer olarak telakkî etmek mümkün değildir. Meselâ Atilla, Karakurum’dan hareket ederek Orta Avrupa’ya kadar 7000 km mesâfe katetmiştir. Fakat ardında bıraktığı, kan, ızdırap ve gözyaşlarıdır… Bu ise, bir zafer değil, bir zulüm harekâtıdır.

Timurlenk’le Yıldırım’ın Ankara muhârebesi de, nefsânî bir mücâdelenin hazin bir âkıbetle neticelenmesidir. Sonucu, hüsrân dolu dul ve yetimler dramıdır. Çünkü muhârebe sonunda, onbinlerce müslüman kanı dökülmüş ve daha sonra Yıldırım Bâyezîd Han, hazin bir şekilde şehîd olmuş, Timur ise,  dört bin kilometre yol katetmesine rağmen eli boş olarak geriye dönmüştür.

Şâhid olduğu büyük kerâmeti üzerine Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin mânevî terbiyesine giren I. Ahmed Han, bu mânevî takviye ile şahsiyetinin kemâline ulaştı. Böylece fenâ fi’ş-şeyh olup O’nunla aynîleşti.

Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri ile Sultan I. Ahmed Han’ın mânevî semâlarda sır ve makam ortaklığını, onlardan sâdır olan şu şiirler ne güzel aksettirir:

Hüdâyî Hazretleri:

“Zâkir safâya irişür;

 Envâr-ı zikrullâh ile..

 Âşık Hudâ’ya irişür;

 İksâr-ı zikrullâh ile..

 Âşık olan cânânına

 Girmiş fenâ meydânına

 Ermiş Hakk’ın ihsânına

 Îsâr-ı zikrullâh ile..” derken,

Bu şiirler, onların âdetâ iki bedende bir rûh hâline geldiklerini gösteren ifâdelerdir.

Sultan Ahmed Han’ın bir san’at hârikası olan şaheser câmînin temel atma merâsimine devrin en meşhûr meşâyıh ve âlimleri dâvet edilmişti.

Temele ilk harcı koyan Azîz Mahmûd Hüdâyî oldu. Sultan I. Ahmed Han ise, basit bir amele gibi o gün akşama kadar elinde kazma-kürek inşaatta çalıştı.

Bu mübârek câmînin mânevî husûsiyetlerine âid şöyle bir  rivâyet de vardır:

I. Ahmed Han, genç yaşta vefât ettikten sonra kızı Gevher Hatun, rü’yâsında babasını cennette çok ihtişâmlı bir mekânda görmüş. Merakla sormuş:

“–Baba, hangi amelinle bu güzel mertebeye vâsıl oldun?”

Sultan Ahmed:

“–Kızım, bu câmîyi yaptırırken sırtımda taş taşıdım!. Bu makâmı elde etmemin sebebi budur!” demiş.

Aynı rü’yâda Sultan Ahmed’in kardeşi de yeğeni Gevher Hatun’a:

“–Daha bizim yanımıza gelmeyecek misin? Haydi ikinci çocuğunu doğur da gel!” demiş.

O sırada Gevher Hatun, gerçekten ikinci çocuğuna hâmileymiş. Çok heyecanlanmış. Tâbirciler, te’vîl etmişlerse de rü’yânın mânâsı âşikâr imiş. Nihâyet Gevher Hatun, ikinci çocuğunu doğurduktan sonra bir-iki gün içinde vefât etmiş.

I. Ahmed Han zamanı, devletin toprak genişliği bakımından en doruk noktada olduğu bir devirdir. Dünyâ kralları, bu devletin ihtişâmı karşısında eğiliyor ve sadrazamların eliyle tâc giyiyorlardı.

O devirler, bizim birkısım gâfil mütefekkirlerimizin zannettiği gibi duraklama ve felâket devirleri değildi. Bilakis Avrupalı mütefekkirlerin hayâllerini süsleyen azametli, muhteşem devirlerdi. Nitekim Avrupa’daki zulümlere ve hürriyetsizliğe isyan edip senelerce hapishânelerde çürüyen1 ve idealindeki ülkeyi “Güneş Belde” isimli eserinde tasvîr eden İtalyan Campanella’nın bir dostuna yazdığı şu mektub, o zamandaki Osmanlı’nın durumu hakkında kâfî bir mâlumattır:

“Ben bir “Güneş Belde”nin hasretini çekiyorum. Gecesi olmasın ve insanlar karanlık nedir bilmesinler. Bunu yeryüzünde bulmak mümkün mü? Bilemiyorum, ama fikir, vicdan ve lisan hürriyetine ilişmeyen müslim, gayr-i müslim herkese âdil davranmasını bilen Osmanlılar’ın varlığı, hiç olmazsa yarın böyle bir beldenin olacağını bana zannettiriyor. Mâdem ki bugün, düşünceyi zindana koymayan, hakîkat sevgisini zincire vurmayan bir millet, yâni o cesur Türkler var, o halde yalnız adâlet, hakîkat ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir ülke neden vücûda gelmesin!”

Sultan I. Ahmed Han’ın devri işte böyle bir devirdi. O’nun düşmanlarının dahî gıpta etmesini sağlayacak derecede bir muvaffakıyet gösterebilmesi, zâhirî liyâkatinin yanında elbette mânevî kemâlâtı sebebiyle idi. O, yaptırmış olduğu câmînin sol tarafında küçük ve dar çilehanesinde zaman zaman riyâzâta girerek, yoğun devlet işlerinden sıyrılıp rûhunu gönül iklîmine yönlendirirdi. Orada murâkabe hâlinde yaşayarak Rabbi ile başbaşa kalırdı.

Sultan Ahmed, câmînin inşâsı sırasında Mısır’da Sultan Kayıtbay türbesinde bulunan Hazret-i Peygamber’in “Nakş-ı Kadem” denilen mübârek ayak izlerini Eyyûb Sultan türbesine getirtmişti. Câmînin inşâatı tamamlanınca da, bunu, câmîye koydurdu.

Ancak Sultan, bu nakil işleminin yapıldığı gece şöyle bir rü’yâ gördü:

“Bütün sultanların toplandığı yüce bir meclis kurulmuştu ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de kadılık makâmında oturmaktaydı. Bir nevî mahkeme kurulmuştu. Sultan Kayıtbay, türbesini ziyârete vesîle olan bu “Kadem-i Seâdet”in alınıp İstanbul’a getirilmesinden dolayı Sultan Ahmed’den dâvâcı olmuştu.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de, kadı sıfatıyla, “Kadem-i Şerîf”in, derhal geri gönderilmesine hükmetti…”

Sultan dehşet ve korku ile uyandı. Rü’yâsını içlerinde Hüdâyî’nin de bulunduğu ulemâ ve meşâyıha tâbir ettirdi. Yapılan tâbire göre denildi ki:

Sultanım! Rü’yâ gâyet açıktır. Yoruma bile gerek yoktur. Emânet derhal geri gönderilmelidir…”

Peygamber âşığı Sultan I. Ahmed Han, verilen karara boyun büktü ve emâneti titizlikle ve mahzûn bir şekilde yerine iâde etti.

Ancak yüreği aşk-ı Peygamberî ile dilhûn olmuş bulunan I. Ahmed Han, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in mermer üzerindeki mübârek ayak izlerinin maketini yaptırdı. Kavuğunun üzerine asarak tedâîsinden feyz almağa çalıştı. Yanık gönlünden dökülen şu mısra’lar, O’nun bu aşk hâlini ne güzel aksetterir:

N’ola tâcum gibi başumda götürsem dâim,

Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şâh-ı rusülün..

Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidür,

Ahmedâ durma yüzün sür kademine ol gülün!..

Rivâyet olunur ki, Sultanahmed Câmii ve külliyesi tamamlanınca, açılış merâsimine başkanlık etmesi için Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri dâvet edildi. O gün deniz, çok fırtınalı ve dalgalıydı. Bu sebeple kayıkçılar, denize açılmaya cesaret edemiyorlardı. Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, Üsküdar iskelesine indi. Beş-altı müridiyle birlikte kendi kayığına binerek dalgalar arasında Sarayburnu’na doğru yol aldı. Allâh Teâlâ’nın izni ile kayığın ön, arka ve yanlarından deniz, bir kayık mesâfesinde süt liman oluyor, dalgalar kayığa hiç tesir etmiyordu. Hiç kimse, korkudan denize çıkamazken, Mahmûd Hüdâyî Hazretleri kayığıyla selâmetle karşıya geçti.

Sultanahmed Câmii, muhteşem bir merâsimle ibâdete açıldı. Cum’a hutbesi, teberrüken bu büyük velîye okutturuldu.

Hâlen Üsküdar ile Sarayburnu arasındaki bu deniz yoluna, “Hüdâyî Yolu” denir. Kayıkçılar, şiddetli fırtınalarda bu yolu takip ederler.  Bu durum, Hüdâyî Hazretleri’nin günümüze kadar uzanan bâriz bir kerâmetidir.

Sultan Ahmed, Üsküdar’a gittiği bir günde, çarşıda Hazret-i Hüdâyî’ye tesâdüf eder. Derhal atından inerek, yerine şeyhini oturtup kendisi de atın arkasından yaya olarak yürümeye koyulur. Hüdâyî’nin gönlü, koca pâdişâhın yaya olarak yürümesine râzı olmaz ve bir müddet sonra:

“–Sırf şeyhimin duâsı ve sultanımın emri yerini bulsun diye bindim!.” diyerek attan iner.

Böylece de şeyhi Üftâde Hazretleri’nin:

“–Oğlum, pâdişâhlar rikâbında yürüsün!” şeklindeki duâsı yerine gelmiş olur.

Sultan Ahmed Han, bu mânevî hâdise üzerine çok duygulanır. Aşağıdaki beyitlerle duygularını aksettirmeye çalışır:

Vârımı ben Hakk’a verdim, gayrı vârım kalmadı,

Cümlesinden el çeküb pes dû cihânım kalmadı..

“Ben, neyim varsa hepsini Allâh’a teslîm ettiğim için varlığımdan hiçbir eser kalmadı. Herşeyden, iki dünyâdan da tamâmen el çektim!”

Çünki hubbullâh erişti çekti beni kendüye

Açtı gönlüm gözünü gayrı gümânım kalmadı..

“Çünkü Allâh’ın aşkı bana nasîb oldu ve beni kendisine bağlayarak gönül gözümü açtı. Artık (mânâ dolu hakîkatlere karşı hiçbir) şüphem kalmadı…”

Evliyâ’nın himmeti yaktı beni kal’ eyledi

Sâfîyim buldum safâyı dû cihânım kalmadı..

“Allâh’ın velî kullarının himmeti, (gönlümü) yaktı ve nefsimdeki benliği söküp attı. Böylece sâfîleştim ve safâyı buldum.. Artık bu dünyâda da âhırette de gözüm yok!”

Ahmed îder yâ ilâhî sana şükrüm çok-durur

Hamdülillâh aşk-ı Hakk’dan gayrı vârım kalmadı..

“Ahmed der ki: Yâ İlâhî! Sana çok şükretmekteyim. Elhamdülillâh ki, aşk-ı ilâhîden başka bir varlığım kalmadı.”

Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin himmeti, I. Ahmed Han üzerinde ömür boyu devam etmiştir. Şu hâdise onlardan biridir:

Sultan Ahmed Han, bazı devlet erkânıyla gezmeye çıkmıştı. Ormanlık bir yerde istirahat ederlerken hizmetçiler bir koyun kesip kızarttılar. Pâdişâh’a ikrâm ettiler. Sultan Ahmed Han, “besmele” çekerek elini ete uzattığı an, Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri orada beliriverdi. Pâdişâh’a:

“–Sultanım! Sakın yemeyiniz; o et zehirlidir!” buyurdu.

Etten bir miktar kesip, oradaki bir köpeğe verdiklerinde, köpeğin derhal öldüğü görüldü.

Sultan Ahmed Han, Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’ne müstesnâ bir hürmet gösterir ve ikrâmda kusûr etmezdi. Bir gün Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri ile sarayda sohbet ediyordu. Bir ara abdest tazelemek isteyen Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri için ibrik ve leğen getirdiler. Pâdişâh, hocasına hürmeten ibriği eline aldı ve abdest suyunu kendisi döktü. Sultan Ahmed Han’ın annesi de kafes arkasında havluyu hazırlamıştı. Vâlide Sultan bir ara kalbinden:

“Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin bir kerâmetini görseydim!” diye geçirmişti.

Bunun üzerine Mahmûd Hüdâyî, Vâlide Sultan’ın gönlünden geçenlere vâkıf olarak:

“–Hayret! Bazıları bizden kerâmet arzu ederler. Halbuki Halîfe-i rûy-i zeminin elimize su dökmesi ve muhterem vâlidelerinin de bize havlu hazırlamasından daha büyük kerâmet mi olur?” buyurdu.

Sohbet esnâsında Ahmed Han:

Efendim! Seyyid Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin, kıyâmet günü talebelerine ve günahkâr mü’minlere şefâat edeceği hakkında rivâyetler var. Bu rivâyetlerin doğruluğu hakkında ne buyurursunuz?” diye sordu.

Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri hemen cevap vermedi. Bir müddet murâkabe hâlinde kaldıktan sonra:

Evet doğrudur!. Abdülkâdir Geylânî Hazretleri, müntesiblerinden pek çok günahkâra şefâat edecektir!” buyurdu.

Pâdişâh devam ederek:

“–Efendim! Acabâ zât-ı âlînizin de bizlere bir va’d ve müjdesi yok mudur?” diye sorunca, Mahmûd Hüdâyî Hazretleri ellerini kaldırıp:

“Yâ Rabbî! Kıyâmete kadar bizim yolumuzda bulunanlar, bizi sevenler ve ömründe bir kerre türbemize gelip rûhumuza Fâtiha okuyanlar bizimdir… Bize mensub olanlar, denizde boğulmasınlar; âhir ömürlerinde fakirlik görmesinler; îmânlarını kurtarmadıkça ölmesinler; öleceklerini bilsinler ve haber versinler ve de ölümleri denizde boğularak olmasın!..” diye duâ eyledi.

(Bütün ulemâ ve evliyâ, bu duânın kabûl  olduğunu, bu yola mensub olanların denizde boğulmadıklarını ve pek çok kimsenin de vefât günlerine yakın, öleceklerini haber verdiklerini bildirdiler.)

Ahmed Han, 1617 (h.1026) senesinde hastalandı. Sırtında bir yara çıkmıştı. Mâbeynci Mustafâ, Sultan’ın vefâtından bir gün önce huzûrunda iken, Ahmed Han’ın, odada görünmeyen bazı kimselerle dört defa:

“–Ve aleyküm selâm!” dediğini işitti.

Sebebini sorduğunda Sultan Ahmed Han:

“–Şu anda yanıma Hazret-i Ebûbekr-i Sıddîk, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve Hazret-i Alî geldiler. Bana:

«Sen dünyâ ve âhıretin sultanlığını kendinde toplamışsın. Yarın Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanında olacaksın!..» buyurdular..” cevabını verdi.

Hakîkaten ertesi gün bu dünyâ ve âhıret sultanının hayatı, her fânî gibi nihâyete erdi.

Cenâzesinin yıkanması için mürşidi Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri dâvet edildi. Ancak:

Sultanımı çok severdim. Dayanamam. İhtiyârlığım sebebiyle beni mâzur görün!” buyurdu.

Talebelerinden Şâban Dede’yi gönderdi. Şeyhülislâm Hocazâde Mehmed Çelebi’nin kıldırdığı cenâze namazından sonra, kendi yaptırdığı Sultanahmed Câmii yanındaki türbesine defnedildi.

Rahmetullâhi Aleyh!..

Sultan I. Ahmed Han’ın çocuk yaşta pâdişâh olmasına rağmen gösterdiği dirâyet ve kâbiliyetleri, dikkate şâyândır. Vücûdca gâyet kuvvetli idi. Çok iyi binici, atıcı ve silahşördü. Bu meziyetleri, oğullarından Genç Osman ve Dördüncü Murâd’a intikâl etmiştir.

Ceddi Yavuz Sultan Selîm Han gibi sâde giyinirdi. Gece yatarken de, uykunun rehâvetine dalmamak için kıldan yapılmış bir hırka giyinirdi. Halkın arasına girer büyük bir tevâzû içerisinde onların dertleri ile ilgilenirdi.

Ülkesinin genişliği ve Dünyâ coğrafyası üzerindeki mevkîinin ehemmiyeti, O’nu nefs çukuruna düşürüp mağlûb edemedi.

“Bahtî” mahlası ile yazdığı dîvânı, I. Ahmed Han’ın mâneviyat ve san’attaki mertebesini göstermeğe kâfîdir.

Kâbe’nin örtüleri, O’nun devrinde İstanbul’da îtinâ ile dokunup Mekke’ye gönderilmeye başlanmıştır. Bu örtüler o zamana kadar Mısır’da dokunmaktaydı.

I. Ahmed Han, bu hizmete ilâveten ayrıca İstanbul’da kurdurduğu husûsî atölyelerde Kâbe için altınoluklar yaptırmıştır.

Cihan nizâmının kıvamı ve ahlâk yapısının devamı, her zaman ancak kalbî hayatta derinleşmek ile mümkündür. Seviyesi yükselen milletler, mânevî rehberler olan gönül sultanlarına izzet etmişler, onların izlerini takib etmeyi nîmet bilerek seâdet ve huzura ermişlerdir.

İşte bunun içindir ki, I. Ahmed Han da, ömrü boyunca Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin izinden yürümeyi, dünyâya âid her şeye tercih etti. Çünkü O’nun yolu, insana, dünyâ saltanat ve ihtişâmıyla ölçülemeyecek derecede mânevî feyz ve lezzetlere ulaştıran kalbî tatminkârlıklar bahşediyordu. Hüsn-i Mutlak’a bağlandığı için zâhirî gölge varlıkların, -onlar ne kadar ihtişâmlı olsalar da- esâretine girmedi. Aynadaki yalanlara aldanmadı. Gönlü, makâm, mevkî gibi dünyevî alâkalardan uzaklarda kaldı. En büyük zafer olan “nefsini aşmak ve onun desîselerine kanmamak” nîmetine nâil oldu. Gönül iklîminde derinleşerek, Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin bir nüsha-i sânîsi oldu.

Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri ve I. Ahmed Han Hazretleri’ndeki rûhâniyetin füyûzâtı, aradan 400 küsûr sene geçmiş olmasına rağmen devam etmektedir. Bu âşikâr bir surette müşâhede olunan bir gerçektir. Onların temelini attığı, teselsül ederek Hazret-i Peygamber’e kadar ulaşan bu feyz müessesesi, zamanımıza kadar devam edegelmiştir. Zîrâ mânevî makamlar da, zâhirî ve dünyevî makamlar gibi boş bırakılmaz.. İlâhî tâyinle dâimâ doldurulurlar. Çünkü insanların asıl yaradılış gâyelerine ulaşmaları, ancak bu mânevî olgunluğun elde edilmesi ile mümkündür. Aksi halde beşeriyet ham kalmaya mahkûm olur.

Hakk âşıkları ölmez; onların gönül eseri olan müesseseler de çürümez ve pörsümez. Dayandığı kökün altındaki pınardan dâimâ beslenir ve  yeşerir. Etrafını inbât ederek gülistâna çevirir.

O mânevî kökün bugün dahî zamanımızda yeşeren bir filizi olan Azîz Mahmûd Hüdâyî Vakfı,  birçok garîbe, kimsesize, yolda kalmışa, istikbâlin îmân ordusunda yerini alacak erkek ve kız talebeye dünyevî ihtiyaçlarını karşılayarak  destek olmaya çalışırken, aynı zamanda onların mânevî dünyâlarını da îmâr ve tenvîre çalışmaktadır. Bu gayretin şeref ve izzeti, evvelâ Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, I. Ahmed Han Hazretleri ve ehl-i himmete âiddir. Bu ulvî müessesedeki bütün eşhâs, bu mânevî yolun lutfen ve keremen kabûl ve istihdâm olunan hizmetçileri mesâbesindedir.

Rabbimiz; bizlerin kalblerine, altın silsilenin rûhâniyetlerinden, müstefîd olduğumuz Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin feyz dolu gönül iklîminden ve Sultan I. Ahmed Han’ın ilâhî muhabbetle yanış ve teslîmiyyetinden bahar şebnemleri nasîb eylesin!

Âmîn!..