İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Hulâsa

Meşhûr târihçi İbn-i Haldun’a göre şu fânî âlemde milletlerin de fertler gibi tabiî bir ömrü vardır:

Onlar, bir aşîret olarak doğarlar. Tekâmül ederek devlet olurlar. Daha da geliştiklerinde bir imparatorluk hâline gelirler. Ancak meziyetlerini kaybetmeye başladıklarında da küçülür ve târih sahnesinden çekilirler. Nihâyet yenileri doğar. Bunlar da, imkânlarına göre hayatiyetlerini devam ettirirler. Bu hâl, târih sahnesinde milletlerin bir kader programıdır.

Târih, İbn-i Haldun’un bir tabîat kânûnu kat’iyyetindeki bu görüşünün ayrı bir değeri ve hakîkat payı olduğunu her zaman göstermiştir.

Devletini “Devlet-i Ebed-Müddet” nâmıyla yâd eden Osmanlılar, bu nazariyyeyi benimsemek istememişlerse de, onlar da bu gerçeğin îcâbına tâbî olmuşlardır.

Diğer taraftan Osmanlılar’ın devletlerini ebedî devam edecek kabûl etmelerinin âdetâ bir temennîsi olan bu tâbir, devletin -bir hânedân adıyla anılsa bile- gerçekte Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in Medîne’de kurduğu devletin devamı mâhiyetinde kabûl olunması gibi îmânî, derin ve ince bir tefekkürün eseriydi. Bundan dolayıdır ki, bu devlete “Devlet-i Aliyye” denildiği gibi, o rûhâniyeti idâme için teberrüken “Devlet-i Aliyye-i Muhammediyye” de denilmiştir. Osmanlı Devleti’nin bu şekilde de isimlendirilmesi, pek çok resmî vesîkada yer almaktadır.

Devletlerin ömürlerindeki devamlılık, ahlâk, adâlet, hak, hukûk gibi ulvî husûsiyetlere riâyetlerine bağlıdır. Çünkü fert, âile, mal, mülk, devlet v.s. hepsi emânettir. Allâh Teâlâ, emânete sahip olunduğu kadar ömür bahşeder. Tesâhüb, asgarîye düştüğü zaman, mülk el değiştirir.

Târihe baktığımızda karşımıza çıkan neticeler de, bu hakîkatin göstergesidir. Yâni kurulan devletlere Allâh Teâlâ, bu mânevî husûsiyetlere sahip oldukları nisbette ömür bahşetmiştir.

Bu gerçek ışığında İslâm devletleri içinde en uzun ömre nâil olan Osmanlı’nın bu mazhariyeti, pek muhteşemdir. Dolayısıyla burada onun temelini oluşturan müessirlere kısaca temas etmenin faydalı olacağı kanâatindeyiz.

Zîrâ Osmanlı, kendisinin temel harcını teşkîl eden bu müessirler bereketiyle pek büyük zaferlere nâil olmuş, târihe şan ve şeref dolu hâtırâlar hediyye etmiştir.

Bu müessirleri, hulâsaten şu beş maddede toplamak mümkündür:

1. Allâh’ın Emirlerine

    Sadâkat ve Liyâkatle Bağlılık

Osmanlı Devleti, onu kuran kitlenin rûhundaki sâf ve berrak îmân ile bu îmânın hayat ve hâdiselere aksettirilişindeki liyâkat ve mükemmellik sebebiyle sür’atli bir yükseliş seyri takip etmiştir. Ancak o devrin bütün mâneviyat sultanları da, kendilerini hem zâhir, hem de bâtın cihetinden irşâd edip teveccühte bulunmuşlardır.

Allâh Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’e hakkıyla sarılanları bu dünyâda bile azîz kılacağını ve dünyâ idâresini “sâlih kullar”ına vereceğini açıkça beyân buyurmuş olduğu üzere Osmanlı Devleti’nin kaydettiği terakkî ve ihtişâm, bu ilâhî hükmün fiilî bir isbat ve tezâhürüdür.

Devlet reisinden en alt tabakadaki ferdine kadar bütün insanların İslâm’ın emrettiği ihlâs ve kemâl ile muttasıf bulunduğu, uzun asırlar boyunca Osmanlı’nın dâimî bir terakkî kaydettiği mâlumdur. Bu terakkînin mânevî âmiline dâir çeşitli misâller eserimizde yer yer îcâbına göre zikredilmiş olduğundan dolayı burada ayrıca tafsîlat vermeye lüzum görmüyoruz.

2. Cihâd Rûhu

Târih içinde cihangirlik meyli ve cengâverlik rûhuyla temâyüz etmiş bulunan büyük Türk milleti, İran’ı fethederek Türkistan kapılarına dayanmış olan çoğu sahâbe İslâm ordusuyla karşılaştıklarında, İslâm’ın cihanşümûl ahlâk ve cihâd gibi temel prensiplerinin, kendilerinin millî karakterlerine uygunluğunu kavramakta gecikmemişlerdir. Böylece kılıç zoru olmadan rûhânî bir temâyülle kitleler hâlinde “Dahîlek yâ Rasûlallâh!” sayhalarıyla İslâm’a dâhil olmuşlardır. Kısa bir zaman içinde de büyük bir rûhî vecd ile kabûl ettikleri bu yeni dînin fetih rûhuyla dolu mücâhidler kadrosu, yâni ordusu hâline gelmişlerdir. İslâmlaştırma gayretiyle birlikte aynı zamanda Araplaştırma gâyesi de güden ve çoğu hükümdarları zamanında ehl-i beyt’e karşı çirkin bir tavır takınmış bulunan Emevîler’den İslâm hilâfetini alıp Abbâsîler’e devretmekte oynadıkları târihî rol, inkâr edilemez! Emevîler’in takribî 90 yıllık bir hâkimiyetlerinden sonra İslâm temsilciliğini elde eden Abbâsîler, Türkler’in İslâm’a yatkın tabîatlarını değerlendirerek fütûhât ordularını tamamen onlardan teşkîl etmişlerdir. Abbâsîler’in yıkılışından sonra İslâm temsilciliği, askerî sâhada olduğu kadar siyâset sahnesinde de bir büyük Türk devleti olan Selçuklular’a geçmiştir. Selçuklular’ın dağılıp parçalanmasından doğan boşluğu da Osmanlılar doldurmuştur. Osmanlı Devleti, dörtyüz çadırlık bir aşîretten ihtişâmlı bir cihan imparatorluğuna ulaşarak birgün gelmiş yirmidört milyon kilometrekarelik bir coğrafyayı vatan yapmış, ardından “çil çil kubbeler serpen ordular” meydana getirmiştir. Cihan-şümûl medeniyetlerin en üstün ve müstesnâsını kurarak îmân, cihâd, ilim ve san’atta asırlarca insanlığa rehber olmuştur. Babadan oğula cihâd rûhu tevârüs edegelmiştir. Bu rûh ile İstanbul’u fethederek Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in müjdesine nâil olan Fâtih Sultan Mehmed Han’ın, bu şerefe ilâveten yine Peygamber müjdesinde yer alan Roma’nın fethini gerçekleştirme yolunda ciddî adımlar atarak Otranto’yu fethetmesi de, ne yüce vecd dolu bir meziyettir.

Yine Yavuz Sultan Selîm Han’ın Mısır fethinden sonra tükenmek bilmeyen cihâd rûhunu ifâde eden şu tefekkürü ne müthiştir:

“Gönül ister ki, Afrika’nın kuzeyinden Endülüs’e çıkayım ve sonra Balkanlar üzerinden tekrar İstanbul’a döneyim!..”

Bu ulvî rûh ile çok yüksek bir zirveye ulaşan Osmanlı, Allâh’ın bu âlemde «bekâ» sıfatını tecellî ettirmemiş olması ilâhî takdirine binâen bu kemâl noktasından yavaş yavaş zevâl çizgisine doğru yürüyüp bu asrın başlarında târih sahnesinden çekilmiştir. Bunun neticesi olarak da bütün İslâm dünyâsı başsız ve âdetâ yetim kalmıştır.

Dolayısıyla burada Osmanlı Devleti’nin yükseliş âmilleri arasında ilâhî emirlerden ferdî olan namazdan sonra hemen ikinci sırada yer alan “cihâd”ı ehemmiyetle tebârüz ettirmek lâzımdır.

O cihâd ki, sadece kılıç sallamak değildir. Bilakis Allâh’ın koyduğu nizâmın galebesini sağlamaya medâr olabilecek her türlü gayret ve faâliyeti içine almaktadır.

Devletlerine ilâhî emirlere bağlılığı esas kabûl etmiş olan Osmanlılar, bu bağlılığın her türlü ictimâî faâliyette olgun bir tezâhürüne uzun asırlar boyunca liyâkatle vücûd vermiş ve bu rûh, za’fa uğrayıncaya kadar yükseliş devam etmiştir. Osman Gâzî’nin son nefesini vermek üzereyken Bursa varoşlarında bir çadırda gâzîlerin kılıç şakırtıları arasında oğluna yaptığı:

“Oğlum! Cihâdı terketmeyerek rûhumu şâdet!..” vasıyeti, Orhan Gâzî’nin şahsında bütün gelecek nesillere idi. Böyle kabûl edildi; böyle anlaşıldı; böyle tatbik edildi. Ve Osmanlı, cihâd gayretiyle temâyüz etti. Böyle ulvî bir gâyenin gereği ne ise yapılmaktan geri kalınmadı.

3. Devlet Adamlarının Yetiştirilmesi

Osmanlı’da gerek hânedân mensubları ve gerekse diğer devlet adamları, husûsî bir eğitimle yüklendikleri mes’ûliyyeti deruhte edecek bir liyâkatte yetiştirilirlerdi. Bu zâhirî cihete ilâveten şunu da söylemek lâzımdır ki, Cenâb-ı Allâh, kendi takdirini onlara yâr ve yardımcı kıldığından arka arkaya hem hânedân mensubları, hem de diğer devlet adamlarına müstesnâ kâbiliyyet ve fıtratta evlâdlar ihsân etmiştir.

Gerçekten eğitim ne kadar mükemmel olsa da o eğitimi gören şahsın fıtraten zekâ, cesaret ve irâde gibi ilâhî bir mevhibe olan temel vasıfları mükemmel olmazsa, çok iyi bir netice elde etmek mümkün olamaz. Osmanlı’da zâhirdeki sebepler kadar ilâhî takdire bağlı bu mânevî müessirler de atbaşı beraber yürüdüğünden küçücük bir aşîret, kısa zamanda İslâm dünyâsının lideri durumuna yükselmiştir. Onun Söğüt’teki temel atışıyla Rumeli’ye geçip Bizans’ı arkadan çevirmesi ve bir husûmet âlemi olarak üzerlerine gelen haçlılara karşı ardarda zaferler kazanıp Avrupa içlerine doğru ilerlemesi arasında takribî yarım asırlık bir zaman olduğu düşünülürse, bu yükselişin baş döndürücülüğü daha iyi kavranır. Sırf zâhirî sebeplerle böyle bir sür’atli yükseliş ve ihtişâma nâil olunamayacağı daha berrak bir surette kavranır.

Cihana yön veren cihangirler, daha küçük yaşta her biri devrin otoriteleri tarafından yetiştirilirdi. Mânevî dünyâlarını tekâmül ettirmek için de zamanın mürşid-i kâmillerinden birisinin terbiyesinde irşâd edilirlerdi. Osman Gâzî’den başlayarak bütün sultanlar, Hakk dostları ve gönül erleri olan bir Edebali silsilesine talebe olmuşlardır. Neticede kalblerinin kazandığı seviye nisbetinde, yâni rûhâniyetleri kadar dünyâya râm olmamışlar, canları ve mallarını “i’lâ-yı kelimetullâh” uğruna fedâ etmişlerdir. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde otorite olan kıymetli zâtlar, her zaman Osmanlı için bir istikâmet rehberliği yapmışlardır. Bu rehberlik sayesinde cihan pâdişâhları, kendilerini teb’alarından farklı bir mevkîde görmemiş ve mağrûr bir hükümdar değil, Allâh yolunda fedâkâr bir nefer olmasını bilmişlerdir.

Şu misâl, bu hakîkatin bâriz bir tezâhürüdür:

Dîvân-ı hümâyûn, haftada birgün halkın şikayetlerini dinlerdi. İstanbul fâtihi genç hükümdar Sultan Mehmed Han’ın da bulunduğu böyle bir dinleme gününde dîvâna ayağı çarıklı bir köylü geldi. Sedirde oturan paşalar ve pâdişâhı bir bir süzdükten sonra kimin sultan olduğunu kestiremedi. Ve nasırlı ellerini beline koyarak:

“–Kangınız seâdetlü hünkârsınız?” diye sormak zorunda kaldı.

Bunun mânâsı, ne kıyafetinden ne de oturduğu yerden İstanbul fâtihi ve paşalarını, hâricî bir gözle ayırt etmenin mümkün olmadığı gerçeğidir.

Fetihler sultanı Yavuz Sultan Selîm Han da, cihan çapındaki zaferleriyle mağrûr olmamış, nefsine dâimâ galebe çalarak hakîkî zaferin ancak bir velînin irşâdıyla gönül âleminde vukû bulacağını şu mısrâları ile ne güzel ifâde etmiştir:

Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş,

Bir velîye bende olmak cümleden a’lâ imiş…

Bu şekilde mânevî bir irşâd ile yetişmiş bulunan Osmanlı sultanları, kuruluşundan itibaren Kur’ân-ı Kerîm’e dillere destan bir hürmet ve muhabbet göstermişlerdir.

Osman Gâzî’nin Kur’ân-ı Kerîm bulunan odada ayaklarını uzatıp yatmaması, Yavuz’un mukaddes emânetlerin başında asırlarca devam edecek bir surette Kur’ân-ı Kerîm tilâveti an’anesini başlatması, bu hürmetin nümûnelerindendir. Bu bakımdan Osmanlı, müstesnâ bir ilâhî lutfa ve te’yîde mazhar olmuştur. Osmanlı’yı yücelten bu husus, hadîs-i şerîfte şöyle beyân edilmektedir:

“Şüphesiz ki Allâh Teâlâ, bu kitâb (Kur’ân-ı Kerîm) sebebiyle (yâni ona îmân ve bağlılık bakımından) birkısım milletleri yüceltir, (bu istikâmetten uzak olan) diğer milletleri de alçaltır.” (Müslim, Müsâfirîn, 269)

Yavuz Sultan Selîm Han’ın, mukaddes emânetleri büyük bir titizlikle İstanbul’a getirip korunmasını üstlenmesi, Osmanlı için mânevî bir bereket olmuştur.

Nâil olunan büyük nîmetlere ve hadsiz muzafferiyetlere rağmen Osmanlı sultanları, ucûb, gurur ve kibir gibi nefsânî temâyüllere kapılmayıp her şeyi Allâh Teâlâ’dan bilmişlerdir. Pek muhteşem bir cihan saltanatı süren Kânûnî’nin şiirlerinde iç âlemini gösteren şu hitâbı bu hakîkati ne güzel sergiler:

“Ey Muhibbî! Sakın elindeki muhteşem saltanata ve kazandığın parlak zaferlere bakıp da gaflete düşerek «Benim gibisi yoktur!» deme!..”

Preveze’den sonra esir düşman kadırgalarını önüne katarak muhteşem donanmasıyla Haliç’e giren Barbaros’un bu ihtişâmlı zafer tablosu karşısında paşalarına:

“–Bize bu nîmetlere karşı fahır değil, şükür düşer!” diyen Kânûnî’nin, zâhirî sıfatı gibi mâneviyatı da muhteşemdi!

Kânûnî’nin babası Yavuz Sultan Selîm Han’ın Mısır’a girişi ile zafer dönüşü İstanbul’a girişi de, ne kadar büyük bir tevâzû örneğidir. O, şöyle diyordu:

“Fânîlerin alkışları, zafer takları ve iltifâtları bizi nefsimize mağrûr edip yere sermesin!..”

4. Halkın İctimâî ve Rûhânî Yapısı

Dînin rükünlerinin en belli başlılarından biri de ihsân duygusu, yâni Allâh’ı görüyormuşçasına ibâdettir. Bunun yaşanmasına ise, tasavvuf adı verilir. Tasavvufun gâyelerinin en başlıcalarından biri de, kalbe seviye kazandırarak kulu Hakk’a yakın bir hâle getirebilmektir. Bunun neticesinde de dînin gâyesi olan güzel insan, zarîf insan ve duygulu insan meydana gelmesidir. Türkler, ilk anavatan olan Ortaasya’dan bu vasıfla gelmişler, Anadolu toprağında zeminin ve şartların müsâit olması sebebiyle rûhî yapıyı inkişâf ettirerek Osmanlı’da zirveye ulaştırmışlardır. Fethettikleri toprakları da bu mânevî ağ ile örmüşlerdir. Fethedilecek yere önce tekke gitmiş, zemini hazırlamış, ardından kılıç gitmiştir. Kılıç döndükten sonra yine tekke, orada hidâyeti perçinlemiş, halka sıcak bir kucak olmuş, onların mânevî refâh seviyesini yükseltmiştir.

Osmanlılar, dînî telâkkîde sadece akla dayanan kısır bir görüş yerine onu engin gönül iklîminde benimsemiş, tekâmül ettirmişler ve bu sebeple tekkeler, onların yükselişlerinde en müessir rolü oynamıştır. Yalnız halk değil, pâdişâhından erine kadar bütün ordu mensubları, hayatlarını bu mânevî iklîm içinde idâme ettirmişlerdir. Hâssa ordusu demek olan yeniçeriler, o zamanlar sünnete uygun müsbet bir hüviyeti hâiz olan Bektâşî tarîkatine topyekûn mensubdu.

Pâdişâhlara tahta geçişlerinde devrin mânevî sultanlarınca kılıç kuşandırılmış ve onların her biri de, kendilerine bir mâneviyat yıldızını rehber edinmişlerdir.

Osmanlı’nın pek ehemmiyet verdiği müesseselerinden olan vakıflar, bu rûhî olgunluk neticesinde çoğalmış, cemiyetteki ictimâî ve rûhânî denge gerçekleşmiştir.

Bu hayır müesseseleriyle halkın garîb, yalnız ve zavallı kimselerinin gözetilmesi, hattâ bu merhamet ve şefkat elinin âciz hayvanlara, kanadı kırık kuşlara kadar uzanması neticesinde gönüllerden taşan feyizli duâlar, Osmanlı’nın ömrünü bereketlendirmiştir.

Pâdişâhından ferdine kadar zengin mü’minlerin, ellerindeki imkânları câmî, mekteb, kervansaray, sebîl, şifâhâne v.b. hayır hizmetlerine takdirin fevkinde bir surette infâk etmeleri, âyette buyurulan:

يَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ

“Sadakaları Allâh alır, kabûl buyurur.” (et-Tevbe, 104) kavli üzere Cenâb-ı Hakk’ı hoşnûd ve râzı edici amel-i sâlihler olarak Osmanlı için ilâhî feyiz menbaına mecrâ olmuştur.

Bu ilâhî bereketle zengin-fakîr arasındaki ictimâî denge te’mîn edilmiş, toplumdaki garipler, yalnızlar, kimsesizler te’mînât altına alınmış, cemiyetin rûhânî iklîmi, onlara sıcak bir ana kucağı olmuştur. Fertler arasındaki ictimâî yapı, kardeşlik muhabbetiyle örülmüştür. Solgun yetim yüzleri, tebessümle dolmuştur. Vakıflar, zenginlerin huzur kaynağı, muhtaçların tesellî pınarı olmuştur. Sultanından imkânlı halkına kadar Allâh’ın verdiği nîmetleri, imkânsızlarla paylaşmak, hattâ sevdiğinden infâk edebilmek, bir tabîat-ı asliyye hâline gelmiştir. Bugünkü toplumumuz dahî, o âlicenap ecdâdımızın yaptırdıkları müesseselerle ictimâî yapısını devam ettirmekte ve onların nîmetleriyle perverde olmaktadır. Câmîler, çeşmeler, askerî kışlalar, hastahâneler, hattâ içtiğimiz sular ve daha isimlerini saymadığımız nice hayır hizmetleri bugün onlardan kalan muazzez emânet ve hâtırâlardır.

5. Adâlet ve İdâre Mükemmelliği

Bir devleti ayakta tutan temel direklerden biri de hiç şüphesiz ki adâlettir. Öyle ki: “Küfr ile pâyidâr olunur, zulm ile olunmaz!” sözü bir darb-ı mesel hâline gelmiştir.

Bu sebeple Osmanlı’yı yükselten ve asırlarca ayakta tutan temel müessirlerden biri de elbette ki adâlet olmuştur.

“Adâlet mülkün temelidir.” beyânı, Osmanlılar’ın ellerinde sıkıca tuttukları bir meş’ale olmuş, bununla bütün insanlığa hak ve adâlet tevzî edilmiştir.

Gerçekten pâdişâhından ferdine kadar Allâh’ın emirleri herkese tatbik edilmiş ve adâletten kıl payı hassâsiyetiyle ayrılmamaya gayret gösterilmiştir. Çağ açıp çağ kapayan bir sultan olan Fâtih Hazretleri’nin, bir hıristiyan mîmârla muhâkeme edilerek haksız olduğuna hüküm verilmesi, gözleri yaşartan emsâlsiz bir adâlet tevzî ve tezâhürüdür ki, bu misâlin zikri, Osmanlı’daki adâleti îzâha tek başına bile kâfîdir.

Başta pâdişâhlar olmak üzere bütün Osmanlı ordusunun helâl lokma husûsundaki dînî titizlik ve hassâsiyetleri de çok mühimdir. Onlar, “Haram yiyen harâmî olur.” düstûru ile hareket ederek kul hakkından son derece imtinâ etmişlerdir.

Mısır seferinde Yavuz Sultan Selîm Han’ın, rûhunu saran bir endişe üzerine askerlerinin torbalarını, geçilen yerlerden koparılmış meyve var mı, yok mu diye hassâsiyetle kontrol ettirmesi ve:

“–Şâyet askerlerimin torbalarında, geçmiş olduğumuz yerlerden alınmış bir şey bulunsaydı, Mısır seferinden vazgeçecektim!..” demesi, çok meşhûrdur.

Böyle cihangirler yetiştiren Osmanlı’da devlet idâresine istihkâk, liyâkat ile kâimdi. O liyâkati gösteremeyenlere, toplumun menfaatini ferdin menfaatine fedâ etmemek için devlet kapısını açmazlardı.

Bu sebepledir ki Osmanlı’da yükselme devrinin sonuna kadar güç, firâset, maddî ve mânevî kâbiliyetleri en üstün olan şehzâde iktidar olurdu. Daha rüşd çağına varmadan aldıkları teorik ilmin tatbikatı vâlî olarak yaptırılırdı. Pâdişâh vefât edince de, umûmiyetle en güçlü oğlu tahta geçerdi. Ancak bunun gerçekleşebilmesi, bazen başkalarının mağduriyetini de mûcib olabiliyordu. Bu sebeple tatbikattaki birtakım hatâları, onların devlet ve millet bütünlüğü için irtikâb edildiğini düşünerek mâzur görmek lâzımdır.

Diğer taraftan Şeyh Edebali, Osman Gâzî’ye vasıyetinde:

“Ülke, idâre edenin oğulları ve kardeşleri ile bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke, sadece idâre edene âiddir. Ölünce yerine kim geçerse, ülkenin idâresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştürdüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar, yaşatamadılar.” diyerek devletin bekâsı için bu istikâmeti göstermiştir ki, bu nasîhat, Osmanlı’yı 623 sene yaşatmıştır.

Bu güzel ve mükemmel ölçülerle hayatiyetini devam ettiren Osmanlı’da idâre merkeziyetçi idi ve vatan toprakları çok geniş sâhaya yayıldığı için de eyâlet sistemi geliştirilmişti. Eyâletlerin idâresinde ise, onların alışık olduğu yerli idârecilere istinâd etmek, idâresi altındaki toplulukların dîn, dil, kıyafet gibi an’anevî husûsiyetlerine müdâhale etmemek, Osmanlı adâletinin hayranlık uyandıran bir tatbikatı idi.

Sarayda “Enderun” adında bir üniversite bulunur, her memleketin seçkinlerinin çocukları burada idârî ve siyâsî görüş birliği kazandırılarak kendi memleketlerinde vazîfelendirilirlerdi. Merkeziyetçi idâre uygulanmasına rağmen uzak bölgeler, yarı muhtar eyâletler hâlinde idâre edilirlerdi.

Diğer taraftan gayr-i müslim teb’a, kendi inandığı hukûka göre muhâkeme olunur ve bir gayr-i müslim, ancak müslim bir kimseyle ihtilâf vukû bulduğu takdirde şerîat mahkemesine sevkedilirdi.

Bugün BM teşkilatının kuruluşundan sonra çok kültürlü olmak, yâni başka kültürlere tahammül edici bir siyâset gütmek, olgunluk alâmeti sayılmaktadır. Osmanlı, altıbuçuk asır bu anlayışın zirvesinde yer almıştır. O derecede ki, bu devletin yıkılışına kadar patrikhânede  hıristiyan Rumlar’ın, Fransız büyükelçiliğinde diğer bazı hıristiyanların hukûkî ihtilâflarına bakan birer mahkemenin bulunduğu târihî bir gerçektir.

Uzağa gitmeye hâcet yoktur. Cennet-mekân Sultan II. Abdülhamîd Han’ın İstanbul’da 1880’lerde yaptırmış bulunduğu “Dâru’l-Aceze”nin içinde câmî ile birlikte hem bir kilise, hem de bir havra’nın mevcûdiyeti, bu tatbikatın en son misâllerinden biridir. Bu tatbikat, Osmanlı’daki dîn ve vicdan hürriyetinin ne güzel bir nümûnesidir.

Bugün globalleşmeye doğru giden dünyâ da, aslında işte bu Osmanlı modelini aramakta ve taklîd etmeye çalışmaktadır. Ancak şu farkla ki, Osmanlı, gittiği her yere “hizmet götürmek”, insanlara dünyâ ve âhıret seâdetini sunmak için gitmişken, bugünün süper güçleri, bu işi “hizmet almak”, insanları sırf kendi saâdetleri uğrunda kullanmak ve sadece bu istikâmette bir bütünlük oluşturmak için yapmaktadır.

Saymış olduğumuz bu maddeler, Osmanlı’yı cihana hükmeden bir devlet hâline getirdi. Ancak zaman içinde bu rûhî hassâsiyetten nefsâniyet planına düşüldükçe de, hudutları ve serveti muhâfaza edebilmek güçleşti. Devleti yücelten mânevî güç kaybolup dünyevî boş fahırlar ve nefsânî meyillerin başlaması ve Sâdâbâd safâlarının ön plana çıkmasıyla fetih rûhu zedelenerek fütûhât akâmete uğradı. Öyle ki bir lâle soğanının bir altına satıldığı zamanlar oldu. Böylece koca bir devletin kaderi değişti. İsraflar lüksü artırdı. Batı devletleriyle ihtişâm yarışları başladı. İbrettir ki, Topkapı Sarayı dışında bütün saraylar, Osmanlı’nın son yıllarının saraylarıdır.

Bütün bunlar gösteriyor ki, gizli düşman faâliyeti yanında çöküşümüzün fârikalarının ehemmiyetlilerinden biri, ihlâs ve rûhâniyetin azalmasıdır.

Ayrıca Osmanlı Devleti’nin çöküşünü hazırlayan sebeplerden bir diğeri de; Batı’ya onun kaydettiği teknik terakkîyi almak maksadıyla gönderilenlerin, bu esas gâyeye ulaşamadıkları gibi fikren de ifsâd edilmiş olarak vatana dönmeleriyle âdetâ garbın yeniçeriliğini yapmaları ve Osmanlı apoletleri altında batı tefekkürü, siyâseti, ictimâî hayatı ve an’anelerine hizmet etmeleri, çöküşün büyük sebeplerinden olmuştur. Böyle şahıslar, zaman içinde devletin sadrazamlığına kadar mühim mevkîleri işgal edebilmişler, üniformaları Osmanlı, kalb âlemleri batılı olduğu için de İslâm kültürünü erozyona uğratarak bugünü hazırlamışlardır. Bu tavır, dinamizmimizin yegâne faktörlerinden olan kendi öz kültürümüzü zayıflatmış, bizi yücelten ulvî temelleri harâb etmiştir. Bu şahısların birkaçını misâllendirecek olursak, yaptıkları tahrîbât daha bâriz bir şekilde tesbît edilmiş olur:

Mustafa Reşit Paşa

Osmanlı sadrâzamlarından olan Mustafa Reşit Paşa’nın ciddî bir tahsîli yoktur. Buna rağmen ecnebî desteğiyle devletin en üst kademesine kadar yükselebilmiştir. Husûsiyle İslâmî mâlumattan ve millî hislerden mahrûm olduğundan Avrupaî fikirlerin son derecede te’sîrinde kalmıştır. O, bu te’sîrle bâtıl bir yolda masonluğa kadar yürümüştür. Nitekim Londra sefirliğinden gelen bu menfî rûhlu Osmanlı paşası, İngiliz desteğinin bedelini Baltalimanı Anlaşması ile ödemiştir. Bu anlaşma, İngilizler’e Osmanlı devletinde iktisâdî birçok imtiyazlar tanıyordu. Bunu öğrenen Avusturya Başbakanı Metternich:

“İşte Osmanlı şimdi bitti!” demiştir.

II. Mahmûd’un ardından tahta geçen onaltı yaşındaki Abdülmecîd Han’a, esaslarını İngiltere’de tesbit ettiği reformları kabul ettirerek Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu adı ile meşhur Tanzimat Fermânı’nı yayınlatan bedbaht da bu Reşit Paşa’dır. Bu fermân üzerine halk, derûnlarındaki öfke, ızdırap ve isyânı:

“Artık gavura gavur denilmeyecek!” şeklinde buruk bir hulâsa ve istihzâ ile ifâdelendirmiştir.

O Tanzimat fermânı ki, başlangıç cümlelerinde devletin batıya karşı geri kalış sebeplerinin şer’î hükümlerden uzaklaşılmasının eseri olarak ifâde ettikten sonra gûyâ yeni bir düzenleme ile tekrar şerîata dönülüyormuş gibi bir üslub taşımasına rağmen sarâhaten şerîattan inhirâfın başlangıcını teşkîl etmiştir. Gerçi bazı fiilî inhirâftan daha evvel mevcûd olmakla beraber bunun resmi bir vesîkada izhâr ve ifâdesi de, Tanzîmat fermânıyladır.

Bütün inkılap târihinde gerçekleri halkın gözünden kaçırmak için başvurulmuş olan bir taktikle buna “Tanzimat-ı Hayriyye” denilmiş olmasına rağmen o aslında gerçek bir “Tanzimat-ı Şerriyye”dir. Bu gerçek, Tanzimat’ın muhtevâsı kadar ona âmil olan ricâlin hüviyetleri ve icraatlarıyla da sâbittir.

Bu fermânın hemen ardından da İstanbul ve Selânik’te mason locaları açılmış ve tatlı su frenklerinin emelleri için rahat bir zemin hazırlanmıştır. Ancak bu meyânda birtakım gâfilâne yenilik hareketlerine öncülük etmiş olan Abdülmecîd Han bile, gelişen ahvâl dolayısıyla bu şahıstan bîzâr olmuş ve nâçâr bir şekilde Hırka-i Seâdet dâiresine gidip ağlamış:

“Yâ Rasûlallâh! Beni bu adamın elinden kurtar!” diye Hazret-i Peygamber’den istimdâda mecbûr kalmıştır.

Reşit Paşa’nın mel’anetleri sadece kendi yaptıklarıyla kalmamış ve yetiştirdiği talebeleri de aynı yoldan yürüyerek Osmanlı Devleti’nin boynuna “hasta adam” yaftasının takılmasına sebep olmuşlardır.

Türk diplomatlığından ziyâde Avrupa’nın diplomatlığını yapmış olan Reşit Paşa’nın son nefesi hamamda iken kalp sektesindendir.

Âlî Paşa

Reşit Paşa’nın yetiştirdiği Âlî Paşa da, Avrupaî fikirlerin te’sîrinde kalmış Tanzimat sadrazâmlarındandır.

Reşit Paşa vâsıtasıyla mason olan Âlî Paşa, makâm hırsına mağlûb bir kimsedir. Bu yüzden velînîmet saydığı Reşit Paşa’ya dahî düşman olmuştur. Hattâ onunla yaptığı yarış sebebiyle gayr-i müslim teb’aya daha geniş imtiyazlar vermiş ve Avrupa devletlerinin elçileri ile beraber hazırladığı 1856 tarihli Islahat Fermânı’nı yayınlamıştır. Böylece Tanzimat’tan sonra başlayan ve Osmanlı Devleti’nin başına büyük gâileler açan gayr-i müslim bağımsızlık hareketlerinin hızlanmasına sebep olmak bir yana, âdetâ yardımcı olmuştur.

Âlî Paşa’nın bu derece ileriye varan cesûrâne hâinlikleri karşısında Fransız elçisi bile şaşırmış ve:

Osmanlı Devleti’nin bu kadar fedâkârlıkta bulunacağını ummuyorduk!” diye hayretini ifâde etmiştir.

Nitekim fermânın îlânından hemen sonra ortaya çıkan manzaralar çok korkunçtur. Öyle ki meydana gelen hadiseler, Âlî Paşa’yı da fenâ halde sarsmıştır. Bu sarsıntı ile 1871 senesinde ölen Âlî Paşa’nın cenâze tezkiyesinde yaşanan şu hâdise, onun yaptığı sayısız menfî işlerin ve ihânetlerinin bâriz bir neticesidir:

Yenikapı Mevlevî şeyhi Osman Efendi, Âlî Paşa’nın cenâzesi başında mûtâd olduğu vechile cemâate:

“–Bu zatı nasıl bilirdiniz?” diye sordu.

Kimseden ses çıkmadı.

Tekrar sordu:

“–Bu zatı nasıl bilirdiniz?”

Yine kimseden ses çıkmadı.

Nihâyet üçüncü defa tekrarlanan:

“–Bu zatı nasıl bilirdiniz?” suâli de cevapsız kaldı ki, bu durum Âlî Paşa’nın halkın ma’şerî vicdanındaki yerini göstermeye kâfîdir.

Ölümü üzerine Abdülazîz Han’ın:

“–Allâh devletimizi şu sıska herifin belâsından kurtardı!” demiş olduğu meşhurdur.

Onun yasaklara rağmen Bâbıâli’deki birçok mühim mevkie hıristiyanları me’mûr olarak alması dolayısıyla Cevdet Paşa şöyle demektedir:

“Öyle anlaşılıyor ki Âlî Paşa, ehl-i İslâm’dan dışişlerine âşinâ kimseler yetişirse, kendisine rakip olurlar diye korkmakta idi…”

Hayatında böylesine hak ve hakîkatten uzak yaşayan Âlî Paşa, ölümünden sonra kendisini hayırla yâd ettirecek bir tek eser bırakmamıştır.

Keçecizâde Fuat Paşa

Fuat Paşa da Tanzimat devri sadrazamlarındandır.

Mustafa Reşit Paşa vâsıtası ile siyâsete atılmıştır. Sultan Abdülmecîd devrinde İstanbul’da İngilizler’in İskoç locasına bağlı bir mason locası açma girişiminden cesaret alan Fransızlar, Beyoğlu’nda bir mason locası açıp Fuat Paşa’yı da aralarına almışlardır.

Fuat Paşa’nın yanlış siyâseti neticesinde birçok toprak kaybedilmiş ve hayli müslüman kanı dökülmüştür. Bunların yanında Fuat Paşa’nın birçok yolsuzlukları da olmuştur. Nitekim Âlî Paşa’nın onu emîn biri hüviyetiyle gönderdiği Suriye’de aldığı rüşvetler hariç yaklaşık sekizyüz bin kese para gasb ederek uhdesine geçirmesi, yaptıklarının sadece bilinen bir kısmıdır. Nitekim sonraları Fuat Paşa’nın iki oğlunun birden ölmesi ve iki konağının da arka arkaya yanması, yaptığı yolsuzlukların ve döktüğü müslüman kanlarının bedeli olduğu İstanbul’da halk arasında konuşulan günün mevzûlarından olmuştur.

İslâmî meziyetlerden uzak olan Fuat Paşa, Volterci fikirlere sahipti. Fransız elçisine:

“–Siz bize suflörlük ediniz, fakat sahneyi ve rollerin icrâsını bize bırakınız. Bir devletin iki kuvveti olur: Biri yukarıdan, diğeri aşağıdan gelir. Bizde aşağıdan gelen bir kuvvet olmadığı için yandan bir kuvvet almaya muhtâcız ki, o da elçiliklerdir.” dediği «İbret» gazetesince ifade edilmiştir.

İbnülemîn Mahmûd Kemâl Bey’in Fuat Paşa ile alâkalı şu kaydı câlib-i dikkattir:

Fuat Paşa, sadrâzam ve serasker iken bir Ramazan günü Bâyezid Câmii’ne namaz kılmaya gitmişti. Cemâatin kalabalık olması sebebi ile ancak avluda yer bulabildi. Kendisi kerhen namaza dururken yâverlerine de namaz kılmalarını emretti. Fakat yaverler:

“–Bizim abdestimiz yok!” dediler.

Bunun üzerine Fuat Paşa, dînî gevşeklik ve kayıtsızlığını açıkça ortaya koyarak:

“–Kimin abdesti var ki?” dedi ve öylece namaza duruverdi.

Fuat Paşa’nın gerçek niyet ve gayreti herkesin mâlumu olan şu rivâyette gâyet bârizdir:

Birgün diplomatlar toplantısında Avrupa devletlerinin kuvvet ve kudretinden bahis açıldı. Herkes bir şey söylerken Fuat Paşa, konuşulanlara itirazla şöyle dedi:

“–Hayır efendiler! En kuvvetli devlet Osmanlı Devleti’dir. Zîrâ siz dışarıdan, biz içeriden nicedir yıkmaya çalışıyoruz da yine de muvaffak olamıyoruz!”

İşte böyle bir şahsiyet olan Fuat Paşa, 1869’da Fransa’nın Nis şehrinde öldü. O, son nefesinin yaklaştığını hissedemeden Fransızca birtakım şeyler geveleyerek ölmüş ve yanında ehl-i İslâm’dan hiçbir ferd bulunmamıştır. Ölümü dolayısı ile o devrin Hürriyet gazetesinde yazılanlar pek korkunçtur:

“Fuat Paşa Nis’e giderken, Roma’ya uğrayıp Papa ile görüşmüş ve mûtâdı üzere onun duâsını almıştı. Bunun için vefatında, Nis kilisesi, onun katolik ayini üzere defnolunması hakkında teşebbüslerde bulundu. Osmanlı elçisi buna lüzum olmadığını beyân ettiyse de kilise ısrârını sürdürdü. Nihâyet hıristiyan prensiplerine göre ölünün üzerine yatağında âdet olan usûllerin uygulanmasıyla iktifâ edilmesine müsâade edildi.”

Ahmed Cevdet Paşa da:

“Fuat Paşa’nın cenâzesi İstanbul’a getirilip türbesine götürülürken, sanki bir alafranga alay gibiydi. Bunu seyreden herkes, bir burukluk ve istihzâ hâlindeydi.” diyerek onun ölümü ile müslümanların sürûr ve memnûniyetlerini ifade eder.

Bu tür şahıslar çoktur. Meselâ devletin büyük ölçüde arazî kaybına sebep olan “93 harbi” (1877-78 Türk-Rus) esnâsında Osmanlı orduları başkumandanlığını yapan M. Ali Paşa’nın aslen bir Polonya yahûdîsi olduğunu ve kasden dövüşmeyerek Ruslar’ı Tuna Nehri’nin batısından İstanbul’daki Yeşilköy’e kadar getirdiğini kaç kişi bilir?

Burada tafsîline imkân olmayan bir gerçektir ki, o târihten günümüze kadar aslında menfaatlerinin zebûnu olarak İslâm’ın aleyhine faâliyet gösterdikleri halde milleti aldatıp kahraman tavrı takınan nicelerinin hayatları kadar ölümleri de misâllerimizde görüldüğü gibi ibret ve dehşet vericidir.

Bununla beraber ne hazîndir ki, böyle hâin tıynetli insanlar yüzünden Osmanlı’yı Osmanlı yapan dîn-i mübîn, artık cemiyet için güç kaynağı olmaktan çıkmış, yerini nefsâniyetin hoyratlığı almıştır. Ardından sırf düşmanlarımızın emellerine yarayan nefsâniyetin süflî sultasıyla tatmîn olma meyilleri toplumda kök salmaya başlamıştır. Taklidciliğe esir eden bu meyillerle de, rûhî ufuklar daralmıştır. Aklın kaba ve dar ölçülerinin kıskacına girilmiştir. Neticede yeni nesli besleyecek olan öz kültür ve mâneviyatımızın can damarları kurumuş, böylece cihan hâkimiyetini elde tutacak dirâyetimiz, hattâ bağımsız bir devlet olma vasfımız dumura uğramıştır. Bir nesil, kaba kuvvetin arkasından koşmayı tercih etmiş, kendisini inkâr ederek pragmatizm ve pozitivizmin çorak zeminine kurban olmuştur. Ancak bu gafletin sonunda ortaya çıkan târihî seyir, ne kadar acı ve esef vericidir…

Dün İslâm rûhunun gerçek sahibi ve vârisi olarak kıt’alara medeniyyet ve adâlet götüren bir millet vasfında iken bugün ne haldeyiz?

Denilebilir ki, çöküşümüzün en büyük âmili işte bu mâneviyat sâhasında yaşanan hüsrândır. Yoksa zâhirî sebepler elbette ki pek rahat bir şekilde aşılabilirdi. Zîrâ ihtişâm zamanlarının en büyük müessirleri, muhteşem insanların varlığı idi. Bunu kavramak yolunda bir, Avusturya sefîrinin, Kânûnî’nin sadrazamı Ali Paşa hakkında:

“–Ali Paşa gibi zekî bir adamla konuşurken dimağımın mümkün olduğu kadar faal ve uyanık bulunması için aç kalmaya lüzum görüyorum…” demesini düşünelim, bir de Tanzimat paşalarının batılıların elinde basit birer oyuncak oluşunu!..

Yeri gelmişken ifâde edecek olursak, çöküşümüzün maddî sebeplerinin başında, ticâret yollarının değişmesi, Amerika’nın keşfi, harp ganîmetlerinin bitmesi ve dört cephede vatan müdâfaası sebebiyle askerî masrafların artması sayılabilir ki bunlar, Osmanlı’nın sanayî hamlesini geciktirmiştir.

Ancak batılıların, Afrika’da ve diğer yerlerde mevcûd zenginlikleri sömürmek yolunda oralardaki halkın aksülamellerini kırabilmek için Osmanlı bayraklarını kullandığı ve bu şekilde insanları aldatarak kendilerine sömürgeler oluşturduğu târihî bir gerçektir. Bu gerçek göz önünde bulundurulursa, Osmanlı’daki mânevî çöküşün engellenmesi hâlinde zâhirî sebepleri bertaraf için neler yapılabilme imkânına sahip olunduğu daha iyi anlaşılır. Bunun içindir ki batılı devletler, bizi dâimâ mânevî bakımdan tahrîb etmeye çalışmışlar, yersiz kavga ve kargaşalarla oyalamışlar ve insanımızı sadece beden aksesuarı ile alâkadar olan bir yapıya hapsederek kendileri rahat bir şekilde mesâfe almayı tercih etmişlerdir. Öyle ki içinde yaşadığımız şu günlerin ahvâli de, aynı planların ustaca devam eden safhalarından ibarettir.

Velhâsıl yıkılışın sebepleri çeşitlidir. Bu sebepler iyice anlaşılamadığı

İşte ben o evlâdların ümidlerini yitirmiş olarak böyle söylemelerine ağlıyorum. Bir müslüman evlâdı, bu dînin kıyâmete kadar bâkî olduğunu bilmez mi? Bu nasıl sözdür? Bu inanç kaybedilirse, o bayrağın değiştirilmesi güçleşir. Bu inanç bâkî kaldıkça, o bayrağı indirmek bir hiçtir.”

İşte bu halk… Hem de yıkılış zamanındaki halk…

Böyle misâller sonsuzdur.

Şu kadar ki, biz Osmanlı arşivinde çalışmadık. Zaten çalışsak da ne çıkardı ki? O arşivde henüz daha tasnîf edilmemiş takriben yüzelli milyon vesîkanın varlığı düşünülürse, bu şartlar altında Osmanlı’nın derinliğine lâyıkıyla vâkıf olmanın mümkün olmadığı anlaşılır. Biz sadece mevcûd kaynaklar üzerinde İslâm ölçüsüyle bir gezinti yaptık. Bulabildiklerimizi temel İslâmî prensiplerle değerlendirdik ve yukarıda da îzâh ettiğimiz gibi Osmanlı’yı Osmanlı yapan müessirler arasında mânevî olanlarına işâret etmeye çalıştık. Gençlerimize Osmanlı’nın mânevî iklîminden güzel kokular ve zaferlerin rahmet esintilerini sunmaya çalıştık. Bu da elbette kifâyetli bir çalışma değildir. Ancak birtakım kabiliyetli gençlerde târih şuûru ve mübârek cedleri hakkında bir alâka uyandırabilirsek, ne mutlu bize! Ayrıca bu te’sîrlerle birkaç îmânlı genci gayrete getirir de mezartaşları, çeşme kitâbeleri ve târihî binâların alınlarındaki san’at şaheseri yazıları bir turist hüviyetiyle seyretmelerini önlemek için bir adım atılmasına vesîle olabilirsek, ne seâdet!..